Türkiye'de sosyal çürüme artık bir metafor değil; okul koridorlarında, ekran başlarında, aile sofralarında yaşanan sıradan bir gerçeklik.
Bir toplumun içten çöküşünü anlamak için bazen tek bir görüntü yeter. Şanlıurfa ya da Kahramanmaraş'ta bir okul koridorunda bıçak sallayan öğrenci. Ya da İzmir'de 16 yaşında bir gencin polis karakoluna silahlı saldırı düzenlemesi.
Bu görüntüler bize büyük siyasi analizlerden, enflasyon tablolarından ya da seçim sonuçlarından çok daha fazlasını anlatıyor: Bir toplumun görünmez fay hatları kırılmaya başlamıştır.
Sosyal çürüme kavramı, Türkiye'nin gündemine ansızın girmedi. Yıllardır birikmekte olan bir şeyin sonunda taşması bu.
Ekonomik kriz toplumun tüm kesimlerini etkilerken, asıl hasarın maddi değil manevi düzeyde yaşandığını görmeye başladık. Bir dönemin önemli siyasi figürü olan Süleyman Demirel in önemli bir sözüdür.
“Enflasyon ahlaksızlık yaratır”
Saygının yerini tahammülsüzlük, diyaloğun yerini nefret aldı. Aile içi iletişim ekonomik baskının gölgesinde zehirlendi. Ekranlardaki bağırış çağırış normalleşti. Ve sosyal medya, hakareti gündelik dilin bir parçası haline getirdi.
Uzmanlar artık açıkça söylüyor: Sosyal medya platformları "gayriresmi bir eğitim alanı" haline gelmiştir. YouTube algoritması, TikTok'un sonsuz kaydırma döngüsü ve kapalı mesajlaşma grupları; örgüt bağı olmaksızın bile ideolojik şiddete kapı aralayabiliyor. İzmir saldırısının ardından yapılan incelemelerde gencin radikalleşme sürecinde internet içeriklerinin belirleyici rol oynadığı ortaya çıktı.
Algoritmalar yalnızca içerik değil, zihin de şekillendiriyor. Kumar makinelerine benzer bir bağımlılık döngüsü yaratan bu sistemler, beynin ödül mekanizmalarını sürekli tetikleyerek gerçek dünyayla bağı kopartıyor. Bir kavganın video haline getirilip paylaşılması, şiddeti yaşanan bir olaydan çıkarıp bir "gösteri" unsuruna dönüştürüyor. Seyircisi olan her şiddet, yeniden üretilmek üzere bir davet.
Toplumsal çürüme yalnızca sokakta ya da ekranda değil, kurumların içinde de kendini gösteriyor. 2025 yılı boyunca sosyal politika alanındaki en belirgin tablo, yapısal çözümler yerine geçici müdahalelerin sürmesi oldu. Çocuklarda yoksulluk, gıda güvencesizliği ve nitelikli eğitime erişimde eşitsizlikler artık "istisna" değil, yeni normal haline geldi.
2025 risk analizlerinde ilk on risk arasında yedi toplumsal riskin yer alması, sorunun algılanandan çok daha derin olduğunu tescil ediyor.
Çarpık kentleşme sağlıksız yaşam koşulları ve toplumsal eşitsizlikleri derinleştiriyor. İnsanlar dar alanlarda, gürültüde, ekonomik kaygıyla iç içe yaşarken empati için yer kalmıyor. Tahammülsüzlük, birlikte yaşamanın önkoşulu haline geliyor. Ve bu tahammülsüzlük; sokakta, okulda, mahkemede, sosyal medyada kendini yeniden ve yeniden üretiyor.
Çocuklar ve gençler, içinde yaşadıkları toplumun aynasıdır. Evde sürekli gerginlik gören, komşusuna tahammül etmeyen bir yetişkin dünyasında büyüyen neslin okula "sakin ve yapıcı" bir ruh haliyle gelmesini beklemek saflık olur.
Biz yetişkinler, "saygılı ol" derken trafikte kavga ediyor, farklı düşüneni düşmanlaştırıyoruz. Öğüt verenin kendi davranışıyla çeliştiği yerde, nasihat boşluğa düşer. okulda canice bir olaya neden olan 14 yaşındaki çocuğun babasının söylemi bu gerçeği net anlatıyor
“Oğlumun silahlara tutkusunu biraz gidermek için kendisi ile poligonda atış yaptık”
Sosyal çürüme kaçınılmaz bir kader değildir.
Ama onu görmezden gelmek de bir tercih ve bedeli ağır bir tercih. Meselenin yalnızca "güvenlik" ya da "eğitim" başlığıyla siyasi arenaya taşınması, hastalığı değil semptomları tedavi etmektir.
Gerçek mesele şudur: Bir toplum olarak ortak bir değer zeminine sahip miyiz? Empati, sorumluluk ve adalet duygusu hâlâ paylaştığımız bir şey mi, yoksa her biri kendi köşesine çekilmiş bireyler mi olduk?
Okulların koridorlarında büy…



























