Bir yatırım fonu yöneticisiyle konuşuyordum geçenlerde. Londra’da, orta büyüklükte bir fonu yönetiyor.
Türkiye’ye dair portföylerini sorunca şöyle dedi: “Siyasi riskler biraz azalsa ilk alım bizden gelir. Ama son zamanlarda Erdoğan’ın Maduro’yla verdiği her poz, bizim ekranlarda kırmızı alarm gibi yanıyor.”
Bu cümle, dış politikada verilen bir kare fotoğrafın, Ankara’daki esnafın kasasına nasıl yansıdığını gösteren küçük ama çarpıcı bir örnek. Türkiye’nin son yıllarda giderek artan biçimde Rusya, Çin, Venezuela, hatta Kuzey Kore gibi Batı ile ihtilaflı rejimlerle kurduğu yakın ilişkiler, içeride yalnızca diplomatik bir eksen kayması yaratmıyor. Aynı zamanda finansal maliyetleri yukarı, döviz kurunu dalgalı, reel sektörü ise güvensiz hale getiriyor.
2025’in yaz aylarında ABD’de Venezuela muhalefetinin Trump’la görüşmeleri gündeme gelince, Ankara’nın Karakas’a yeniden sıcak mesajlar vermesi gecikmedi. Maduro’nun çevresindeki isimlerin Türkiye’ye sığınabileceği iddiası yayıldı. Bu, Türkiye’nin bir kez daha Batı ittifakıyla çatışan rejimlerin “limanı” gibi algılanmasına neden oldu.
Ne mi oldu?
Ekim ayında Türkiye’nin 5 yıllık CDS primi yeniden 460 seviyesine fırladı. Bu, 2021 Aralık krizinden bu yana en yüksek seviye. Aynı dönemde dolar kuru bir ayda %8 değer kazandı. Merkez Bankası politika faizini artırmak zorunda kaldı. Enflasyon düşmüyor, çünkü risk primi düşmüyor. Risk primi düşmüyor, çünkü dünya Türkiye’yi yatırım yapılabilir değil, jeopolitik olarak “belirsiz” görüyor.
Bunu görmek için Venezuela örneğine bakmak yeterli. Bu ülkeyle 2022’de imzalanan ticaret anlaşmaları hâlâ uygulamaya geçmedi. İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2023’te sadece 336 milyon dolar. Ama Maduro ile verilen fotoğraflar, Türkiye’nin Batı’daki yatırımcı radarında yerini zora sokuyor. Hani neredeyse “bizim parayı verirsek, o para Karakas’a gider mi” kuşkusu oluşuyor.
Yine hatırlayalım: 2018’de ABD'nin İran'a yaptırımları gündeme geldiğinde Türkiye, Tahran’la petrol ticaretine devam etti. Halkbank davası hâlâ sürüyor. Aynı senaryo, Venezuela üzerinden tekrar oynanırsa, bu kez Türk bankacılık sistemi doğrudan hedef olabilir. Bu ihtimal bile yabancı bankalarla yapılan fonlama maliyetlerini artırıyor. O da dönüp kredi faizlerini yukarı çekiyor. Ve evet, yine KOBİ’nin önüne bir set daha kuruluyor.
Öte yandan, içerideki yatırımcı için de tablo farklı değil. Venezuela ile imzalanan altın arama anlaşmaları sonrası, 2023’te Türkiye’deki maden şirketlerine gelen FDI (doğrudan yabancı yatırım) %11 azaldı. Çünkü yatırımcılar “bir ülkede altın çıkarmak için neden Venezuela gibi riskli coğrafyalara yönelindiğini” sorgulamaya başladı. Bu sorgulama, Türkiye’ye yönelen yatırım iştahını törpüledi.
Bir karşılaştırma yapmak gerekirse, Polonya gibi AB ile entegrasyonu güçlü ülkeler 2024'te toplam 29,1 milyar dolarlık doğrudan yatırım aldı. Türkiye aynı yıl 10,3 milyar dolarda kaldı. Aradaki farkın tek açıklaması faiz değil. Siyaset, coğrafya ve diplomasi tercihi, paranın yönünü belirliyor.
Türkiye’nin dünyada prestijli bir yatırım üssü olması için, küresel normlara saygı duyan, öngörülebilir ve çok taraflı bir dış politika yürütmesi gerekiyor. Venezuela ile olan temaslar, belki diplomatik çeşitlilik açısından anlaşılabilir. Ancak bu temasların medyatik şova dönüşmesi, yatırımcının gözünde Türkiye’yi öngörülemez hale getiriyor.
Karakas’ta verilen bir söz, İstanbul’daki tekstilcinin kredi onayını geciktiriyor. Çünkü artık sadece bilanço değil, dış politika da risk analizinin bir parçası. Ve Türkiye’nin bu analizdeki skoru düşüyor.
Bu yazı yatırım tavsiyesi değildir. Ama şunu söylemek mümkündür: Kiminle tokalaştığınız, ne kadar borçlanacağınızı belirler. Diplomasi sadece politika değil, finansmandır. Ve dostluklar, bazen faizle ödenir.


























