Bir sabah Beyoğlu Balık Pazarı’ndaki eski bir tuhafiye dükkânı sessizce açılıyor. Mehmet Usta kepengi kaldırırken etrafa şöyle bir bakıyor: Önceki ay yanında çalışan çırağı işten çıkarmak zorunda kaldı.
Elektrik faturasındaki artışla beraber aylık sabit gideri 24 bin lirayı geçmiş durumda. Ama o günün sabahında asıl dikkatini çeken şey, haber bültenindeki cümle oluyor: “Türkiye, Gazze’ye uluslararası barış gücü göndermeye hazırlanıyor.”
Mehmet Usta için bu haber ilk bakışta uzak bir konu gibi. Ne var ki, haftalardır hissettiği kur baskısı, artan nakit sıkışıklığı ve toptancının her hafta yeni fiyat listesi yollamasıyla birlikte, jeopolitik haberlerle kasadaki boşluk arasında doğrudan bir bağ kurmaya başlıyor.
Türkiye’nin Gazze’ye asker göndermeye hazırlandığı haberi, Mısır’ın sert muhalefetiyle karşılaştı. Libya’dan çekilme konusundaki restleşme, Kahire–Ankara hattını yeniden gerdi. Aynı günlerde Türkiye’nin CDS puanı 420’nin üzerine çıktı. Yani Türkiye’nin dış borçlanma risk primi %5,5 seviyesine yaklaştı. Bu, yalnızca uluslararası tahvil faizlerini değil, iç piyasada ticari kredi faizlerini de yukarı çeken bir etki.
2025 yılı başında %31,2 olan dolar kuru, kasım ayında 34,3 TL’yi gördü. Merkez Bankası yıl içinde %42’ye kadar faiz artışı yaptı, ama kur düşmedi. Çünkü piyasaların öncelikli korkusu enflasyon değil, siyasi belirsizlik. Ve bu belirsizlik artık içeriden değil, dışarıdan geliyor.
Jeopolitik adımların fiyatlandığı bir dönemdeyiz. Türkiye’nin dış politikasında attığı her adım – ister Gazze’de, ister Libya’da, ister Güney Kafkasya’da – artık döviz kurunda yankı buluyor. Bu da doğrudan reel sektörün kasasına yansıyor.
KOBİ’ler açısından tablo giderek zorlaşıyor. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin 2025 Ekim verilerine göre, yıl içinde kapanan ticari işletme sayısı 33.000’i aştı. Konkordato ilan eden şirket sayısı 2.300’ün üzerinde. Bu oran, pandeminin en yoğun dönemindeki seviyeyi geçmiş durumda.
Krediye ulaşmak artık mucize. Bankalar, TL kredilerde aylık %4,5–5 efektif faiz oranı uygularken, döviz kredilerinde risk primi nedeniyle teminat taleplerini iki katına çıkarmış durumda. İhracat yapan firmalar içinse bu, sipariş iptali, üretim daralması ve zorunlu işten çıkarma anlamına geliyor.
Uluslararası örneklerle kıyaslayalım. Mısır, Türkiye ile benzer dış politika refleksleri sergilese de, Batı'yla daha sessiz ve pragmatik bir ilişki kurduğu için IMF ile yeni bir stand-by anlaşması yaptı. Bu anlaşmayla ülkeye 3 milyar dolarlık doğrudan kredi sağlandı. CDS puanı 350'nin altına indi. Aynı dönemde Türkiye, İsrail'le gerginlik tırmanırken Batı’dan sermaye çekmekte zorlanıyor.
İthal girdi oranı yüksek olan sektörler – plastik, tekstil, makine, gıda – dövizdeki her oynaklığa doğrudan maruz kalıyor. Bir tekstil üreticisi ipliği dolarla alıyor, kumaşı lirayla satıyor, ardından borcunu dövizle ödüyor. Yani her gün kur tablosuna bakmak, nefes borusuna takılı kredi hortumunun ucunu izlemek gibi bir şey. Bir zıplamada tüm denge bozuluyor.
İstanbul Sanayi Odası’nın son açıklamasına göre, 2025 Ekim itibarıyla üretici güven endeksi son 4 yılın en düşük seviyesine geriledi. Bunun tek nedeni faiz ya da iç talep daralması değil; siyasi riskin finansman üzerindeki baskısı.
Peki neden böyle? Çünkü Türkiye ekonomisi artık “siyasi belirsizlik riski yüksek” kategorisinde fiyatlanıyor. Sadece içerideki seçim atmosferi değil, dış politikada atılan her ani adım, her keskin söylem, yabancı yatırımcının geri çekilmesine, içerideki kredi maliyetinin sıçramasına neden oluyor.
Ve bu zincir, en sonunda Mehmet Usta'nın dükkanındaki florasanın yanmamasına kadar uzanıyor. Elektrik faturasını ödeyemeyen binlerce küçük işletme var artık bu ülkede. Ve hepsinin hikâyesi, Dışişleri Bakanlığı'nın arka odasında başlayan bir cümlede gizli olabilir.
Bu yazı bir yatırım tavsiyesi değildir. Ama açık bir uyarıdır: Gazze’ye barış için asker göndermek istiyorsak, önce İstanbul’da barış içinde üretim yapanların hayatta kalmasını sağlamalıyız. Çünkü hiçbir dış politika hamlesi, kepenk indiren ekonomiyi süsleyemez.



























