Tel Aviv’de yaşadığım dönemlerde sabahlarım iki sesle başlardı: Akdeniz’in kendinden emin uğultusu ve şehrin “ben buradayım” diyen rutini.
King David Plaza diye bildiğim o koridorda —adına ister plaza deyin ister şehir efsanesi— denize karşı uyanmak, insana garip bir çifte gerçeklik hediye ederdi: Bir tarafta güneş, palmiye, espresso; diğer tarafta, arada bir patlayan bir şeylerin “hayatın her an normale dönmeyebileceğini” hatırlatan sert sesi.
O sabah da öyleydi. Perdeyi araladım; deniz, her zamanki gibi sakin. Akdeniz’in en sinir bozucu tarafı budur: Senin stresinle hiç ilgilenmez. Aşağıda insanlar spor yapıyor, birileri köpek gezdiriyor, kafelerde sandalyeler güneşe dönük. Sonra… uzaktan gelen bir patlama sesi. Çok yakın değil, ama yeterince “gerçek”. Birkaç saniyelik bir sessizlik. İnsan vücudu o an, refleks olarak iki şeye bakar: “Ben neredeyim?” ve “Bundan sonra ne olacak?”
İşte ben o anlarda ekonomi yazarı olmayı daha iyi anlıyordum. Çünkü ekonomi dediğiniz şey, çoğu zaman ülkelerin “gündüz rutini” ile “gece kaygısı” arasındaki mesafedir. Ve o mesafeyi ölçmenin adı: güven primi.
Tel Aviv’de o koridorda ilginç bir şey olurdu: Patlamadan sonra hayat tamamen durmazdı. İnsanlar bir an durur, sonra yeniden yürür. Kafe, yine kahve satar. Çünkü şehir, belirsizliği bir çeşit “gündelik veri” gibi yönetmeyi öğrenmiştir. Korku yok değildir; ama korku, ekonomiyi tamamen felç edecek kadar “tek patron” olamaz.
Türkiye’yi yıl sonu itibarıyla dış kaynak ve güven primi üzerinden okurken aklıma hep o sabahlar geliyor. Bizde de bir “refah koridoru” var: finansman bulunduğunda herkes rahatlar, kur oynaklığı düştüğünde herkes nefes alır, kredi notu konuşulduğunda masanın tonu değişir. Ama aynı anda, bir patlama sesi gibi uzaktan gelen “peki ya…” sorusu hiç susmaz: Sürdürülebilir mi?
Dış kaynak tartışmasını Türkiye’de çoğu kişi yanlış yerden başlatıyor: “Para geldi mi?”
Benim başlangıç cümlem farklı: Dış kaynak para değil; testtir. Testin adı da “istikrarı kurumsallaştırma”.
Bakın, Dünya Bankası’nın VakıfBank ile birlikte Türkiye’de mikro, küçük ve orta ölçekli işletmelerin finansmana erişimini artırmaya dönük bir mekanizma kurduğunu okuyoruz. Reuters’a göre bu yapı, 750 milyon euro IBRD garantisiyle 10 yıl vadeli bir finansman tesisini destekleyip toplamda 1,5 milyar euroya kadar kaynak mobilize etmeyi hedefliyor; ayrıca kadın ve genç girişimciler gibi gruplara özel vurgu var. (Reuters)
Bu haberin “para geldi” kısmı manşet olur, evet. Ama benim gözüm şu kelimede: garanti. Garanti, bir ülkenin finansmanının “sadece fiyatla” değil, “tasarımla” da şekillendiğini söyler. Tasarım, raporlama ister; hedef ister; şeffaflık ister. Yani dış kaynak geldiğinde, beraberinde bir de ayna gelir. O aynada sadece bilanço değil, kurumsal davranış görünür.
Aynı yıl, Türkiye Varlık Fonu’nun Hazine garantisi olmadan 1,1 milyar euro tutarında sendikasyon kredisi sağlaması da bir başka testti. Reuters, bunun iki dilimli yapısını ve fiyatlamayı detaylarıyla veriyor.
(Reuters)Burada mesele “borçlandı” değil. Mesele şu: Piyasa bir ülkeye “garantisiz” bakınca daha çıplak sorar: “Riskini ben mi taşıyorum? O zaman bedeli bu.”
İşte güven primi böyle oluşur: kimse sana iyilik yapmaz; sadece riskini fiyatlar.
Tel Aviv sabahlarında patlama sesi geldiğinde, şehrin refleksi “inkâr” değil “protokol” olurdu: Ne yapılacağı bilinir, sonra hayat tekrar akar. Finans dünyasının da sevdiği şey tam olarak budur: protokol. Öngörülebilirlik. Sürprizin azı makbul, fazlası pahalıdır.
Bu noktada kredi notu ajanslarının dili devreye giriyor. Reuters’ın aktardığı bir S&P değerlendirmesinde, Türkiye’deki siyasi gerilimlerin reform ivmesi ve ekonomik güven üzerinde risk yaratabileceği; bunun döviz kuru istikrarı, sermaye akımları, enflasyon ve büyüme gibi kanallardan “ikinci tur etkiler” üretebileceği uyarısı vardı. (Reuters)
Bu cümleyi politik bir yorum için değil, finansal mekanizma için önemsiyorum: Piyasa, tartışmayı değil belirsizliği fiyatlar.
Siz haklı olabilirsiniz. Ben de haklı olabilirim. Ama risk primi, “haklılık” dinlemez; “istikrar” arar.
Tel Aviv’de o sabah balkonun demirine yaslanıp denize bakarken şunu düşünmüştüm: Refah bazen bir “koridor”dur; her oda aynı değil. Bir kapıdan girince halı yumuşak, diğer kapıdan girince beton soğuk. Ekonomide de dış kaynak, refah koridorunun halısını kalınlaştırabilir. Ama o halı, tek başına binayı ayakta tutmaz. Binayı ayakta tutan, kolonlar: kurallar, kurumlar, süreklilik.
O yüzden 2026’ya girerken benim uzman cümlem şu —ve bunu özellikle keskin yazıyorum:
Dış kaynak bulmak başarı değildir; dış kaynakla “davranış standardı” inşa etmek başarıdır.
Tel Aviv’de patlamadan sonra kafede kahve içen insanların yaptığı şey “umursamazlık” değildi. Bu, belirsizlikle yaşamayı öğrenmiş bir toplum refleksiydi. Türkiye’nin finansal refah koridoru da benzer bir olgunluk istiyor: şokları inkâr etmeden, panik üretmeden, protokolle yönetmek. Çünkü günün sonunda yatırımcı da, vatandaş da, işletme sahibi de aynı şeyi arıyor: “Yarın ne olacağını bilmek” değil, yarın ne olursa olsun ne yapacağını bilmek.
Ve ben, o deniz manzaralı sabahlardan öğrendiğim şeyi bugün Türkiye’ye uyarlıyorum: Güven, bir duygu değil; bir sistem tasarımıdır. Tasarım iyi olursa, patlama sesi geldiğinde bile koridor karanlıkta kalmaz.
Bu metin genel bilgilendirme amaçlıdır; yatırım tavsiyesi değildir.
Yorumlar
Kalan Karakter: