Her kuşak kendi enflasyonunu yaşar, ama faturayı hep aynı kesim öder.
Türkiye’de enflasyon, sadece fiyat etiketlerinde değil, toplumsal hafızada da sürekli güncellenen bir yazılım gibi. Yeni versiyon çıktıkça eskisinin izleri silinmiyor; sadece arşive kaldırılıyor. Hangi kuşağa sorarsanız sorun, hepsinin kendine özgü bir enflasyon hikâyesi vardır. 1980’lerde sabah başka akşam başka fiyat yazılan süt şişelerinden, 1994’ün “üç haneli enflasyon mucizesine”, 2001 krizinde bankaların camından fırlayan çek defterlerine, 2018’de gece yarısı kur şoklarında uyandıran telefon bildirimlerine kadar uzanan kolektif bir hikâye bu.
Bugün geldiğimiz noktada resmi rakamlar %51,97’yi gösteriyor. İstatistik Enstitüsü, “başarı hikâyesi” diye sunuyor. Oysa halk için başarı, ay sonuna kadar elektrik faturasını ödeyebilmek ya da çocukların okul masraflarını borç defterine yazdırmadan kapatabilmek. Tarih bize gösteriyor ki biz bu ülkede enflasyonu düşürmekte değil, enflasyonla yaşamayı öğrenmekte ustalaştık.
80’lerde insanlar maaşını aldığı gün bakkala koşar, çünkü bir gün beklerse fiyatın yükseleceğini bilirdi. Bugün aynı refleks farklı biçimde karşımıza çıkıyor: Maaş gününde e-ticaret sitelerinde “sepete ekle, yoksa yarın zam gelir” telaşı. 90’larda memurlar “ay sonunu görmek” deyimini kullanırdı, şimdi beyaz yakalılar “kredi kartı ekstresini görmek” deyimini daha sık telaffuz ediyor. Yani biçimler değişse de öz aynı: Enflasyon, halkın gündelik davranış kalıplarını şekillendiriyor.
Ekonomi yönetimi, sıkı para politikasını “acı reçete” diye sunuyor. Bu reçete o kadar tanıdık ki, kuşaklar boyu aile sofralarında tartışıldı. Dedelerimiz “1980’lerin acı reçetesi”ni, babalarımız “2001 IMF reçetesini”, biz ise “2024 sıkılaştırma programını” gördük. Fakat reçetelerin ortak özelliği, acısının vatandaşa çıkması; tatlısının ise çoğunlukla uluslararası raporların satır aralarında kalması.
Üstelik bugünün enflasyon hikâyesinde ironik bir detay daha var. Devletin açıkladığı rakamlarla bağımsız araştırma gruplarının (örneğin ENAG’ın) açıkladığı rakamlar arasındaki uçurum, 1980’lerin “resmî tarih – gayrıresmî tarih” ayrımını hatırlatıyor. Ders kitaplarında “istikrar dönemi” diye anlatılan yılları yaşayanların “çile dönemi” diye anması gibi, bugünün enflasyonu da resmi istatistiklerde “düşüş eğilimi” olarak sunulurken, pazarda, markette “artış eğilimi” olarak yaşanıyor.
Bütün bunlar olurken, halkın icat ettiği küçük çözümler ekonominin asıl sigortası oluyor. 80’lerde mahalle bakkalının veresiye defteri vardı, şimdi onun yerini kredi kartı taksitleri aldı. 90’larda aileler yaz tatiline çıkmaz, evin balkonuna masa kurardı; bugün insanlar tatil yapmak için kredi çekiyor. 2001 krizinde altın alıp yastık altında saklayan anneler vardı; bugün ise “kripto cüzdan”a küçük yatırımlar yapan gençler var. Enflasyonun yarattığı kaygı kuşaktan kuşağa aynı, sadece enstrümanlar değişiyor.
Belki de Türkiye’nin gerçek mucizesi, her krizi normalize edebilme hızımızdır. Başka bir ülkede %50 enflasyon toplumsal infial yaratırken, bizde sadece pazarda “domates bu sene ateş pahası” cümlesine dönüşüyor. Çünkü bu topraklarda enflasyon bir ekonomik gösterge değil, günlük hayatın doğal dekoru haline gelmiş durumda.
İroni şu ki, ekonomi yönetimi enflasyonu düşürmekten bahsediyor ama aslında halk çoktan enflasyonla birlikte yaşamayı öğrenmiş. 80’lerde sabah farklı akşam farklı fiyat yazan manav etiketi, bugün yerini her hafta değişen online market fiyatına bıraktı. Farklı dönemler, farklı yöntemler, aynı sonuç: Hepimiz enflasyonla uyumlu bir yaşam standardı geliştirmek zorunda kalıyoruz.
Sonuçta, enflasyonun düştüğünü söylemek kolay. Ama düşen enflasyon oranı ile yükselen kira arasında sıkışan bir aile için istatistiklerin hiçbir anlamı yok. Tıpkı 90’larda “yüksek enflasyona rağmen büyüme sürüyor” denildiğinde, işsiz kalan bir tekstil işçisinin o büyümeyi hissetmemesi gibi. Belki de bizim kuşaktan gelecek kuşağa bırakacağımız tek miras, enflasyona karşı geliştirilmiş refleksler olacak: Maaşın günü, fiyatların ertesi gününe yetişemiyorsa, alışverişi hemen yap.
Türkiye’nin en büyük icadı, uçak, otomobil ya da yazılım değil; enflasyonla yaşamayı sürdürülebilir kılma becerisidir.
Yorumlar
Kalan Karakter: