Dövizi dövizle terbiye etme efsanemiz mutfakta fokurdamaya devam ediyor. TÜİK’in 21 Temmuz sabahı servis ettiği Yurt Dışı Üretici Fiyat Endeksi rakamları ise tencerenin kapağını buharla birlikte havaya fırlattı: Haziran’da aylık %3,42, yıllık %28,38 artış.
“İhracat zaten döviz cinsinden, içeride enflasyon sorun olmaz” diyerek sahilde kumdan kale yapanlar için dalganın ilk sıçraması bu.
Şubat-mart döneminde endeks %20 bandına kadar çekilmiş, ekonomi yönetimi “enflasyonu dövdük” pozu vermişti; ancak o fotoğrafın üzeri, nisan yağmurları misali bulanıklaştı. Mayısta endeks yeniden %25’i, haziranda ise %28 barajını aştı. Grafik, Kayseri sucuğuna saplanan bıçak gibi yukarı kıvrılıyor; “Hiii!” efekti kulakta çınlıyor.
Detaylarda daha da ironik bir sahne var. İmalat fiyatları %28,5, madencilik-taşocakçılığı %23,4 artarken enerji cephesindeki yükseliş %10,3’te kalmış. Yani akaryakıt pompası henüz tam gaz yapmadan Bursa’daki otomotiv yan sanayi, Denizli’nin havlu tezgâhı ve Antep’in halı dokumacısı yokuş yukarı pedal çeviriyor. Dahası, ara malındaki fiyat artışı %25 sınırında; “Hammadde ucuzlarsa her şey düzelir” masalının kahramanları, masal kitabının yapraklarını hızla çevirmek zorunda kalacak.
Gaziantep’te ihracatçı bir halı firması düşünün: Şubat sonunda Avro = ₺35 iken Almanya’ya metrekareyi €9’dan satıyordu. Bugün kur ₺40’a yaklaşınca aynı etiketi korusa da ham iplik, boya, enerji derken metrekare başına maliyetin %15 yükseldiğini hesap ediyor. “Fiyatı Avro bazında artıramazsam yurt içindeki vergiler, krediler o kazancı zaten kemiriyor” diyor. Anlamsız mı? Hayır; çünkü YD-ÜFE tam olarak bu kâr-zarar denklemlerinin toplu fotoğrafı.
Hatırlayalım: 2018 sonbaharında kur şokuyla yıllık endeks %47’yi, 2022 ilkbaharında ise enerji krizinin körüklediği dalgayla %132’yi görmüştük. Bugün rakam görece makul gibi dursa da Brent petrolün $75-$90 bandındaki salınımı, Fed’in “bir faiz daha” ihtimali ve içeride seçim yılına özgü harcama iştahı birleşince 2025 sonuna doğru %35-%37 aralığı hiç de uzak bir ihtimal değil. Ters senaryo mı? Petrol $60’a gevşer, TL-dolar kuru ₺38 civarında oyalanır, Merkez Bankası “şimdilik dokunmuyorum” moduna geçerse endeks %25 çevresinde yataylaşabilir — lakin bu bile ihracatçının fiyat rekabetine sihirli değnek değmez.
Bir başka mikro hikâye: Kocaeli’nde yüksek kaliteli çelik levha üreten bir fabrika, Kore’ye ihracat yapıyor. 2024’te ton başına $950’ya mal ettiği ürünü $1 050’dan satmış, kâr marjı %10 civarı. Bugün üretim maliyeti $1 030’ya tırmandı; navlun-sigorta derken başa baş fiyat $1 140. Alıcı “Paslanmaz çeliğin küresel fazlası var, bir kuruş çıkmam” diyor. İhracatçı ise dövize rağmen kârını TL cinsinden ölçtüğü için zorunlu tasarrufa gidiyor: Hafta sonu vardiyalarını kaldırıyor, prime zam yapmıyor. YD-ÜFE’deki üç puanlık bir sıçramanın reel piyasada nasıl yankılandığına canlı örnek.
Peki politika cephesinde kartlar nasıl dağıtılabilir? Kur-faiz-emtia üçlüsünde “ya hep ya hiç” yaklaşımının sürdürülebilir olmadığı ortada. Kur sabitlenmeye çalışıldıkça ihracatçı fiyat üstünlüğü kaybediyor; kur salındıkça içeride maliyet enflasyonu tırmanıyor. Enerjide “yerli ve yenilenebilir” manşetleri heyecan veriyor ama elektrik maliyetinin YD-ÜFE sepetindeki ağırlığı hâlâ sınırlı; asıl hikâye ara malı ve sermaye malında. Bu yüzden üretim zincirinde yerelleştirme değil, ölçek büyütme ve verimlilik seçeneği öne çıkıyor.
Sonuç? YD-ÜFE grafiği yıl bitiminde manşetlere gene taşınacak; ister %25’te plato kursun, ister %35’e tırmanıp zirve yapsın. Biz ise “döviz getirerek enflasyonu yeneriz” tekerlemesini mırıldanmaya devam edersek, yaz sıcağında dondurma gibi eriyen kâr marjlarına bakıp serinlemeye çalışacağız.
Soğukkanlı maliyet politikası ve verimlilik atılımı gelmezse, sahnede başrol yine fiyat endeksinin olacak; sanayici ve tüketici ise figüran koltuğunda terlemeye devam edecek.
Yorumlar
Kalan Karakter: