Plazaların asansörlerinde en çok gördüğüm şey, aynaya yapıştırılmış uyarı etiketidir: “Maksimum 8 kişi.”
Türkiye’de ekonomi konuşurken bu etiket bana her zaman çok kişisel gelir; çünkü aynı kabine sekiz kişi bindi mi, sekiz farklı “haklılık” taşınır: biri kira, biri kredi kartı, biri çocuğun okul ücreti, biri “şirketin nakit akışı”, biri de sessizce “gelecek ay ne olacak?” endişesi… Asansör halatı değil, zihinler gerilir.
Geçen hafta yine böyle bir lobideydim. Toplantıya geç kalıyorum, elimde laptop çantası, kafamda beş senaryo. Kapı açıldı, içeri girdim. Panelde “38” ışığı yandı. Yanımdaki beyefendi—kravatı düzgün, göz altı yorgun, sesi “ben aslında iyi bir insanım ama ekonomi beni bozdu” tonunda—tam düğmeye uzanırken sordu:
“Faiz indi mi şimdi?”
Bu ülkede “Merhaba” yerine “Faiz indi mi?” diye sorulmasını yadırgamıyorum. Hatta bir noktadan sonra bu, toplumsal bir selamlaşma biçimi oluyor: “Nasılsın?” demek yerine “Ekonomik sinir sistemin çalışıyor mu?” diye yokluyoruz birbirimizi.
Ben de yüzümde o meşhur danışmanlık gülümsemesiyle cevap verdim:
“İndi.”
Durdu. Sanki ben “yerçekimi iptal” demişim gibi.
“E market…?” dedi. “Market de iner mi?”
İşte tam burada, asansör metaforu devreye giriyor. Çünkü herkes faizi asansör düğmesi sanıyor: Basarsın, iner. Oysa fiyatlar asansör değil; daha çok… kalabalık bir sokakta yürüyen bir kalabalık. Bazıları koşar, bazıları ayakkabısının bağcığını bağlar, bazıları bir kaldırım taşına takılır, bazıları da “ben zaten yukarı çıkmayı seviyorum” diye inmez.
Yılın son kararlarında politika faizi düşürüldü. Manşet bu. Ama manşetin hemen altında, küçük puntolarla yazılan ve hayatı asıl belirleyen cümle şu: “Aktarım mekanizması.”
Ekonomi, düğmelerle değil, mekanizmalarla çalışır. Mekanizma dediğiniz şey de bizim memlekette biraz huysuzdur; “hemen” sevmez, “yavaş yavaş ikna” ister.
Ben asansörün tavanına baktım. Orada da bir başka etiket vardı: “Periyodik bakım yapılmıştır.” O etiketi görünce içimden şu geçti: Keşke fiyatlama davranışlarının da periyodik bakımı olsa. Keşke “yarın zam gelir” refleksini yılda bir söküp temizlesek. Çünkü enflasyon dediğiniz şey sadece fiyat artışı değil; bir davranış biçimi. Ve davranış biçimleri, faiz kararıyla bir gecede terbiye olmuyor.
Kasım enflasyonu yıllık yaklaşık %31 seviyesine gerilediğinde, memlekette iki tip tebessüm beliriyor. İlki “oh be düşüyor” tebessümü. İkincisi “%31’e oh be diyorsak, biz hayatta kalma modunu epey kalıcılaştırmışız” tebessümü. Ben ikinci tebessümü taşıyorum; çünkü hem okur olarak hem danışman olarak biliyorum: Rakam düşer, hafıza düşmez.
Hafıza düşmeyince fiyatlama davranışı da kolay bırakmıyor. Bir esnafın gözünde fiyat etiketi artık sadece maliyet değil; bir çeşit sigorta poliçesi. “Yarın yerine koyamazsam?” diye soruyor. Bir tüketicinin gözünde satın alma kararı artık sadece ihtiyaç değil; “bugün almazsam yarın daha pahalı mı?” paniği. Bir şirketin gözünde stok sadece stok değil; “belirsizliğe karşı battaniye.” Ve battaniye bazen ısıtır, bazen boğar.
Tam bunları düşünürken asansör hafifçe sarsıldı. Çok değil; ama herkesin omzunun aynı anda kasıldığı kadar. Beyefendi gözlerini bana çevirdi. Ben de ona dönüp dedim ki:
“Bakın, faiz indi diye marketin de aynı hafta ‘özür dilerim’ deyip geri geri yürümesini beklemek… şey gibi… asansörde 38’e basıp kapı açılınca kendinizi sahilde bulmayı beklemek gibi.”
Güldü. Sonra ciddileşti. Çünkü gülmek, Türkiye’de ekonomiyle baş etmenin sadece ilk aşaması. İkinci aşama, gerçeği görmek.
“Peki ne olacak?” dedi. “Yani biz nereye gidiyoruz?”
Benim işim tam da burada başlıyor. İnsanlar benden “tek cümlelik kehanet” istiyor. Ben ise onlara, kehanet satmıyorum; senaryo okuması satıyorum. Çünkü tek cümlelik ekonomi, genelde tek cümlelik hayal kırıklığı üretiyor.
“Şu anda,” dedim, “bir ‘iniş’ konuşuyoruz ama bu inişin üç farklı hali var.”
Söyleyip sustum. Çünkü asansörün içindeki sessizlik, bazen en iyi anlatım tekniği. İnsan o boşlukta kendi hayatını hatırlıyor: kredi taksiti, kira, maaş, sözleşme yenilemesi…
“Birincisi,” dedim, “kontrollü bir iniş olur. Beklentiler gerçekten sakinleşir, fiyatlama davranışı gevşer, kredi kanalı taşkınlık yapmadan çalışır. Asansör iner, kapı açılır, kimse başını duvara çarpmaz.”
“İkincisi,” dedim, “iniş olur ama enflasyon yapışkan kalır. Rakamlar düzelir gibi yapar, ama ‘yarın zam’ refleksi kalır. Asansör iner, ama her iki katta bir durur; kapı açılır, kimse inmeye cesaret edemez.”
“Üçüncüsü,” dedim, “dışarıdan bir şey olur—küresel risk iştahı, emtia fiyatı, jeopolitik gerginlik… İniş bir anda ‘acil durum’ moduna girer. Asansör iner ama acil aydınlatma yanar. İnsanlar o an anlar: Ekonomi bazen sadece içerde yönetilmez.”
Beyefendi başını salladı. “Yani market?” dedi, yine aynı yere dönerek.
Ben de tam o an, asansörün içindeki kırmızı kapağı gösterdim. Hani şu “Acil Durdurma” butonunun üzerinde duran şeffaf plastik kapak. Kimse dokunmaz, herkes bilir, varlığı bile gerilimdir.
“Bakın,” dedim, “Türkiye’de fiyatlar bazen öyle bir alışkanlık kazanıyor ki, faiz indirimi ‘asansörü yavaşlatmak’ olur. Ama insanların zihninde hâlâ şu kırmızı buton var: ‘Her an yine fırlar.’ İşte market fiyatı, o butonun gölgesinde hareket ediyor.”
Ve asıl cümleyi orada, bilerek yavaş söyledim; çünkü bazı cümleler hızlı söylenince “tavsiye” sanılır, oysa ben yorum yapıyorum:
“Market fiyatı, faizin kendisinden çok güvenin hızına bakar. Güven yavaşsa, fiyat hızlı koşar.”
Asansör 38. katta durdu. Kapı açıldı. Koridorda floresan ışıklar, cam kapılar, “toplantı odası 3” tabelası… yani hayatın bildiğimiz hali. Beyefendi çıkmadan önce bana dönüp bir şey daha sordu; bu kez sesi daha sakindi:
“Peki siz… bu işin neresindesiniz?”
Gülümsedim. Çünkü “beni de görsün” dediğiniz yer tam burası. Ben toplantı salonlarında sadece veri taşımıyorum; insanların korkusunu, hafızasını, beklentisini de okuyorum. Ve bu ülkede akıllı bir kadın olmanın en gerçekçi tarafı şu: Hem eğlenmeyi bilip hem de mekanizmayı görmeden hayatta kalamıyorsunuz.
“Ben,” dedim, “asansörün nereye gideceğini iddia edenlerden değilim. Ben asansörün bakım defterini okuyanlardanım. Halatın pasını, kapının ayarını, butonun çalışıp çalışmadığını kontrol ederim. Çünkü asıl mesele kaçıncı katta olduğumuz değil; kapı açıldığında paniklememek.”
Tam çıkarken arkamdan seslendi: “Yani… umut var mı?”
Ben de durup, hiç klişeye kaçmadan, ama net bir yerden söyledim:
“Umut var. Ama umut, ‘faiz indi’ diye marketin utancından ucuzlaması değil. Umut, davranışların değişmesi. Çünkü bu ülkede en pahalı şey enflasyon değil; enflasyonun bize öğrettiği kötü alışkanlıklar. Onları bırakabilirsek, asansör de iner… hayat da.”
Bu metin genel bilgilendirme amaçlıdır; yatırım tavsiyesi değildir.
Yorumlar
Kalan Karakter: