Türkiye, tarih boyunca siyasetini bir yönüyle sandığa indirgemiş, bir yönüyle de sandığın ötesinde şekillenen güç odaklarının gölgesinde yaşamıştır.
Demokrasi, çoğu kez yalnızca “kimin yönettiği” sorusuna cevap verirken, “nasıl yönetildiği” meselesi geri planda kalmıştır. Oysa hakiki demokrasi, seçme ve seçilme hakkından ibaret değil; iktidarların ve muhalefetin topluma adaletli, üretken, şeffaf bir gelecek tasavvuru sunabilme kabiliyetidir.
Bugün Türkiye’nin siyasal gündeminde üç temel mesele öne çıkmaktadır: devletin ekonomideki varlığı ve rant üretimi, ideolojik-teolojik vesayet biçimlerinin demokrasiyi kuşatması ve muhalefetin gerçek bir iktidar alternatifi olma zorunluluğu.
Devletin Ekonomideki Rolü: Fonksiyonel Düzen mi, Rant Mekanizması mı?
Devlet, ekonomide varlığını sürdürmek zorundadır; fakat bu varlık fonksiyonel bir düzenleyicilik midir, yoksa rant üreten bir mekanizma mı? Türkiye’de uzun yıllar boyunca, kamu ihalelerinden imar düzenlemelerine, özelleştirmelerden yerel yönetim kaynaklarının kullanımına kadar her şey, ekonomik verimlilikten çok siyasal sadakat ve çıkar dağıtımı üzerinden belirlenmiştir.
Bu noktada karşılaştırmalı bir örnek, ABD’dir. Orada devletin mülkiyet ve ekonomideki varlığı minimal düzeydedir. Ekonominin asli aktörleri yurttaşlar, bireyler ve özel girişimlerdir. Bu nedenle ABD başkanları, içeride devlet işletmelerini yönetmekle değil, dışarıda ülkesine yeni ekonomik avantajlar sağlamakla meşguldür. Trump dönemi bu bağlamda dikkat çekicidir: içeride piyasa mekanizmalarını serbest bırakırken, dışarıda ticaret savaşları, enerji anlaşmaları, barış ve savaş politikalarını araçsallaştırarak ABD’nin küresel rant alanlarını genişletmeye çalışmıştır.
Türkiye’de ise devletin ekonomideki etkinliği, üretimden çok kaynak dağıtımı ve güç konsolidasyonu üzerine kuruludur. Bu yapı yalnızca iktidarın değil, iktidar alternatifi olduğunu iddia eden muhalefetin de elini bağlamaktadır.
Vesayetin Dönüşen Yüzü
Türkiye’nin demokrasi serüveni boyunca vesayet biçimleri sürekli el değiştirmiştir: dün askeri vesayet tartışılıyordu, bugün ideolojik ve teolojik vesayet mekanizmaları siyaseti kuşatıyor. Demokrasi yalnızca sandık değil, aynı zamanda bireyin özgürlük ve eşitlik alanlarının güvence altına alınmasıdır. Vesayet biçimlerinin gölgesinde şekillenen siyaset, demokratik meşruiyeti zayıflatır. Muhalefet, gerçek bir alternatif olmak istiyorsa, bu vesayet biçimlerinden bağımsız, evrensel değerlerle uyumlu bir siyaset dili geliştirmelidir.
İktidar alternatifi olma durumundaki CHP’nin bugün önündeki en büyük sınav, “muhalefet” konumundan “iktidar alternatifi” konumuna geçiştir. Ancak son kongreler, topluma bu güveni verecek bir tablo sunamamıştır. Değişim iddiaları, delegelerin hiziplere bölünmesiyle gölgelenmiş; gençlik ve kadın kotası, gerçek katılımcılık yerine vitrin işlevi görmüştür. Parti içi demokrasi işletilemedikçe, toplumsal demokrasi adına inandırıcı olmak da güçleşmektedir.
Yerel yönetimler de aynı imtihanın bir parçasıdır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik soruşturmalar ve yolsuzluk iddiaları, iktidarın muhalefeti baskı altına alma girişimleri kadar, muhalefetin kendi içindeki şeffaflık sorunlarını da gündeme taşımaktadır. Belediyeler, rant dağıtım merkezleri değil; hizmet, adalet ve üretimin şeffaf kurumları olmak zorundadır.
Küresel Kaynak Mücadelesi ve Türkiye’nin Pozisyonu
Bugün dünya, yer üstü ve yer altı kaynaklarının paylaşımı üzerinden yeni bir rekabet çağının içindedir. Enerji hatları, nadir elementler, su kaynakları ve gıda güvenliği, savaş ve barış politikalarının araçsallaştırıldığı alanlardır. Trump’ın stratejisi, bu mücadelenin ABD lehine dönmesi için şekillendirilmişti. Türkiye ise bu küresel rekabetin edilgen bir izleyicisi değil, etkin bir aktörü olmak zorundadır. Bunun yolu da rant üreten ekonomik yapıyı kıracak, üretim, şeffaflık ve adaleti merkeze alan bir sistemin inşasından geçmektedir.
Sonuç: Demokrasiye Giden Yol
Türkiye’nin demokrasi imtihanı, yalnızca mevcut iktidarın icraatlarıyla değil, muhalefetin gerçek bir alternatif üretip üretememesiyle de ölçülmektedir. Muhalefet şayet iktidar alternatifi olmak istiyorsa, iç demokrasisini kurumsallaştırmalı, rant ekonomisini reddetmeli, şeffaflık ve hesap verebilirliği yerel yönetimlerde hayata geçirmeli, küresel kaynak rekabetine üretim ve adalet merkezli bir vizyonla yaklaşmalıdır.
Aksi halde siyaset, kimlerin yönettiğinin değiştiği ama yönetim anlayışının değişmediği bir döngüye sıkışmaya devam edecektir. Demokrasi ise, kısır politik çekişmelerden kurtulacak yeni bir dil, yeni bir ekonomik mekanizma ve yeni bir toplumsal sözleşmeyle yeniden inşa edilebilir.
Yorumlar
Kalan Karakter: