“Tarihsel fetret” kavramı, yalnızca siyasi otoritenin zayıfladığı geçici boşluk dönemlerini ifade etmez. Aynı zamanda bir yapının yönünü kaybettiği, eski düzenin çözüldüğü ancak yeni düzenin de henüz kurulamadığı zihinsel ve kurumsal kırılma süreçlerini tanımlar.
Osmanlı tarihindeki Fetret Devri bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Ankara Savaşı sonrasında merkezi otorite parçalanmış, şehzadeler arasında güç mücadeleleri başlamış, devlet yalnızca yönetimsel değil aynı zamanda zihinsel bir dağınıklık yaşamıştır. Ancak o dönemin en önemli dersi, uzun süren iç mücadelelerin yalnızca tarafları değil, devletin bütününü yıprattığı gerçeğidir. Nihayetinde yeniden toparlanma ise ancak ortak varoluş bilinci, merkezi aklın yeniden tesisi ve geleceğe yönelik yeni bir denge kurulmasıyla mümkün olmuştur.
Bugün Cumhuriyet Halk Partisi içinde yaşanan tablo da birçok yönüyle modern bir siyasal fetret görüntüsü vermektedir. Çünkü mesele artık yalnızca bir liderlik yarışı ya da kurultay tartışması değildir. Parti uzun süredir yönünü, zihinsel eksenini ve toplumsal karşılığını yeniden tanımlamakta zorlanmaktadır. Son dönemde gündeme gelen “mutlak butlan” tartışmaları, kurultay süreçleri ve buna bağlı ortaya çıkan Kılıçdaroğlu–Özgür Özel–İmamoğlu eksenli güç mücadelesi, aslında daha derin bir tarihsel krizin görünür hale gelmiş biçimidir.
Bugün CHP’nin yaşadığı kriz sıradan bir seçim kaybı değildir. Parti bir taraftan geçmişte dayandığı bürokratik ve kültürel merkezî gücü büyük ölçüde kaybetmiş, diğer taraftan ise yeni Türkiye’nin sosyolojik dönüşümünü okuyabilecek yeni bir siyasal paradigma geliştirememiştir. Ortaya çıkan tablo yalnızca yönetim sorunu değil; yön, zihniyet, kimlik ve gelecek vizyonu krizidir.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan modernleşme sürecinde devlet merkezli siyasal akıl uzun yıllar boyunca belirli elit çevreler üzerinden şekillenmiştir. Ancak Türkiye toplumu son kırk yılda büyük bir dönüşüm yaşamıştır. Anadolu şehirleri sanayileşmiş, muhafazakâr orta sınıflar büyümüş, taşra sermayesi merkezileşmiş, eğitim imkanları yaygınlaşmış ve bilgiye erişim demokratikleşmiştir. Bir zamanlar “çeper” olarak görülen toplumsal kesimler artık ekonomide, akademide, bürokraside ve siyasette merkeze yürümüştür.
Üstelik bu yükseliş büyük ölçüde Cumhuriyet’in sunduğu eğitim ve kurumsallaşma imkanlarından yararlanılarak gerçekleşmiştir. Ancak CHP içerisindeki geleneksel yönetici aklın önemli bir bölümü bu dönüşümü doğal bir toplumsal ilerleme olarak görmek yerine çoğu zaman eski güç alanlarının kaybı şeklinde değerlendirmiştir. Böylece parti içinde savunmacı, içe kapanmacı ve toplumdan uzaklaşan bir refleks gelişmiştir.
Daha dikkat çekici olan ise bu üstenci yaklaşımın yalnızca merkeze gelen yeni toplumsal kesimlere değil, aynı zamanda CHP’nin kendi geleneksel oy tabanına karşı da hissedilir hale gelmesidir. Çünkü CHP’ye oy veren geniş halk kesimleri ideolojik sloganlardan çok; geçim derdi, sosyal adalet, eğitim, güvenlik, liyakat, üretim ve ekonomik refah beklentisi taşımaktadır. Buna rağmen bazı elit çevrelerin hâlâ toplum mühendisliği çağrışımı yapan yukarıdan bakış refleksiyle siyaset üretmesi, parti ile toplum arasındaki görünmez mesafeyi büyütmektedir.
Ancak mesele yalnızca sosyolojik yabancılaşma değildir. CHP’nin bugün yaşadığı fetret döneminin en önemli göstergelerinden biri de iktidar stratejisindeki edilgenliktir. Çünkü parti uzun süredir iktidar olma stratejisini toplumla proje eksenli güçlü buluşmalar kurmak yerine, çoğu zaman mevcut iktidarın yıpranmasına, ekonomik sorunların büyümesine veya yönetim hatalarının oluşturacağı doğal aşınmaya endeksli biçimde yürütüyor görüntüsü vermektedir.
Oysa büyük siyasal hareketler yalnızca rakibin zayıflamasıyla iktidara gelemezler. Kalıcı siyasal merkezler; vizyon, proje, üretim kapasitesi ve toplumun geleceğine dair umut üretebilme yeteneğiyle oluşur. Bu nedenle sadece mevcut iktidarın başarısızlığına odaklanan bir siyaset dili, zamanla muhalefeti de edilgenleştiren bir fetret psikolojisine sürükler.
Bugün parti içinde kabaca üç ayrı siyasal damar ortaya çıkmış görünmektedir. Bir tarafta geçmiş dönemin liderliği ve kurumsal hafızasını temsil eden Kemal Kılıçdaroğlu çizgisi; diğer tarafta değişim söylemiyle öne çıkan Özgür Özel yönetimi; öte yanda ise yerel yönetim başarısı ve toplumsal görünürlüğü üzerinden daha güçlü bir siyasal merkez üretme potansiyeli taşıyan Ekrem İmamoğlu ekseni bulunmaktadır.
Fakat sorun tam da burada başlamaktadır. Çünkü bu üç damar arasındaki mücadele henüz üretken bir siyasal rekabete dönüşebilmiş değildir. Aksine zaman zaman kişisel pozisyon savaşları, çevresel klikleşmeler ve örtülü güç mücadeleleri görüntüsü vermektedir. Böyle dönemlerde siyasal hareketler enerjilerini topluma değil, kendi iç mücadelelerine harcamaya başlarlar. Bu durum ise fetret dönemlerinin en belirgin işaretlerinden biridir.
Oysa Türkiye artık eski dünyanın devamı değildir. Endüstri 4.0, yapay zekâ, enerji güvenliği, kritik mineraller, veri ekonomisi, savunma teknolojileri ve küresel rekabet çağında ülkelerin başarısı; ideolojik sloganlarla değil, üretim kapasitesi, teknoloji gücü, toplumsal barış ve stratejik akılla ölçülmektedir.
Türkiye toplumunun geniş kesimleri artık geçmişin kültürel kavgalarından çok; güçlü ekonomi, güvenli şehirler, kaliteli eğitim, teknoloji üretimi, liyakatli kurumlar, afet dirençli yapılaşma ve küresel rekabette güçlü bir Türkiye istemektedir. Anadolu insanının temel talebi; merkeze dahil olmak, üretmek, büyümek ve çocuklarını daha iyi şartlarda yaşatmaktır.
Tam da bu nedenle bugün aslında CHP’ye belki de tarihinin en fazla ihtiyaç duyulduğu dönemlerden biri yaşanmaktadır. Türkiye’nin güçlü demokrasiye, kurumsal dengeye, sosyal adaleti önceleyen kalkınmacı politikalara, üretim ekonomisini destekleyen çağdaş bir sosyal demokrat yaklaşıma ihtiyacı vardır. Ancak böyle bir dönemde partinin kendi içine kapanması yalnızca CHP’ye değil, Türkiye’nin demokratik dengesine de zarar verecektir.
Bu nedenle CHP’nin öncelikle iç mücadeleyi kişisel hesaplaşma ekseninden çıkarıp kurumsal yeniden yapılanma sürecine dönüştürmesi gerekmektedir. Burada en makul model; tarafların birbirini tasfiye etmeye çalıştığı bir güç savaşı değil, kontrollü bir geçiş ve ortak akıl modelidir.
Bu çerçevede Sayın Kılıçdaroğlu’nun partinin geçmiş dönem kurumsal hafızasını ve toplumsal tecrübesini temsil eden “onursal denge ve istişare aklı” şeklinde konumlandırılması; Özgür Özel yönetiminin parti organizasyonunu ve kurumsal işleyişi sürdürmesi; Ekrem İmamoğlu ekseninin ise toplumla bağ kurabilen saha dinamizmini ve yeni nesil siyasal iletişim kapasitesini üretim eksenli projelerle güçlendirmesi daha sağlıklı bir model olabilir.
Ancak bunun da ötesinde CHP’nin artık lider merkezli değil; proje merkezli siyaset üretmesi gerekmektedir. Parti enerjisini iç mücadelelere değil; Türkiye’nin gerçek meselelerine yöneltmelidir. Enerji bağımsızlığı, savunma sanayisi, teknoloji üretimi, yapay zekâ yatırımları, şehirleşme, afet güvenliği, eğitim reformu, tarım, sanayi dönüşümü ve gelir dağılımı gibi alanlarda toplumun önüne somut vizyon koyabilen bir siyasal merkeze dönüşmesi gerekmektedir.
Özellikle “terörsüz Türkiye”, toplumsal barış ve ulusal güvenlik gibi konularda refleksif karşıtlık yerine yapıcı ve çözüm odaklı bir dil geliştirebilmesi, CHP’nin yeniden geniş toplum kesimleriyle bağ kurmasını sağlayabilir. Çünkü artık toplum çatışma değil; güven, istikrar, üretim ve gelecek görmek istemektedir.
Bugün CHP için en büyük risk, kendi iç gerilimlerine gömülerek Türkiye’nin büyük dönüşümünü dışarıdan izleyen bir yapıya dönüşmesidir. Oysa Cumhuriyet’in kurucu partisinin tarihsel sorumluluğu; toplumsal değişimi küçümsemek değil anlamak, dışlamak değil yönetmek, kutuplaştırmak değil ortak gelecek üretmektir.
Gerçek modernleşme artık topluma rağmen değil, toplumla birlikte mümkündür. Yeni çağın siyasal başarısı; insanını küçümseyen değil güçlendiren, geçmişin rövanşlarını büyüten değil geleceğin büyük Türkiye’sini birlikte kurabilen anlayışlarda ortaya çıkacaktır.
Ve bugün CHP’nin önündeki asıl soru şudur: İç mücadeleler içinde yıpranan bir fetret partisi olarak mı kalacak, yoksa kendi tarihsel yükleriyle yüzleşip yeniden toplumun tamamına umut verebilen demokratik kalkınmacı bir merkeze mi dönüşecektir?
Bu sorunun cevabı ise ancak ortak aklı, kurumsal olgunluğu, karşılıklı meşruiyeti ve birlikte yaşama iradesini yeniden üretebilmekten geçmektedir.
...
Yorumlar
Kalan Karakter: