Türkiye bugün yalnızca ekonomik darboğazlar, siyasal kutuplaşmalar veya küresel krizlerle mücadele etmiyor.
Asıl sorun, giderek derinleşen bir yönetim zihniyeti krizidir. Bu kriz hem merkezi yönetimde hem de yerel yönetimlerde farklı biçimlerde ortaya çıkmakta; devlet yönetimi, kamu ahlakı, liyakat sistemi, kalkınma modeli ve toplumsal güven açısından ciddi bir kırılma üretmektedir.
Çünkü devlet yönetimi de belediyecilik de yalnızca bütçe kullanmak, bina yapmak, ihale dağıtmak veya günü kurtarmak değildir. Yönetim; aynı zamanda bir medeniyet tasavvurudur. Bir ülkenin nasıl yönetildiği, o toplumun ahlakını, üretim anlayışını, insan kalitesini ve gelecek vizyonunu da belirler.
Bugün ise Türkiye’de hem merkezi yönetim hem de bazı yerel yönetimlerde ortaya çıkan tablo, maalesef kalkınma odaklı bir yönetim modelinden çok; güç, sadakat, kaynak paylaşımı ve siyasal alan koruma reflekslerinin ağır bastığı bir yapıya dönüşme riski taşımaktadır.
Normal şartlarda devletin ve belediyelerin asli görevi;
üretim ekonomisini geliştirmek,
adalet sistemini güçlendirmek,
deprem dirençli şehirler kurmak,
altyapıyı geliştirmek,
enerji ve su güvenliğini sağlamak,
eğitim sistemini çağın gereklerine uygun hale getirmek,
teknoloji üretimini desteklemek,
gençleri nitelikli üretim süreçlerine hazırlamak,
çevreyi korumak,
sosyal politikaları insan onurunu koruyacak biçimde yürütmek
olmalıdır.
Ancak bugün hem merkezi yönetimde hem de yerel yönetimlerde bütçelerin önemli kısmının;
ölçüsüz temsil ve tanıtım harcamalarına,
siyasi sadakat ağlarına,
kontrolsüz danışmanlık sistemlerine,
bürokratik şişkinliğe,
popülist sosyal yardım mekanizmalarına,
kısa vadeli siyasi görünürlük projelerine,
kamu vicdanını rahatsız eden konfor alanlarına
yöneldiğine dair toplumsal kanaat giderek güçlenmektedir.
Daha vahimi ise bu anlayışın zamanla devlet ve belediye bürokrasisini de baskı altına almasıdır. Çünkü siyasal hırsların kurumsal aklın önüne geçtiği yapılarda; teknik personel, mühendisler, uzmanlar, mali bürokratlar ve hukukçular çoğu zaman istemeden hukuki risklerin parçası haline sürüklenmektedir.
Liyakatli kadrolar ya sistem dışına itilmeye çalışılmakta ya da sessiz kalmaya zorlanmaktadır. Böylece kurumlar; uzun vadeli kalkınma planlayan yapılar olmaktan çıkıp, kısa vadeli siyasi reflekslerle hareket eden mekanizmalara dönüşmektedir.
Sorunun en tehlikeli tarafı ise bunun artık normalleşmeye başlamasıdır.
Bugün toplumun önemli bir kesimi;
kayırmacılığı,
usulsüzlüğü,
aşırı kamu harcamalarını,
siyasi kadrolaşmayı,
şeffaf olmayan ihale süreçlerini
“iktidar olmanın doğal sonucu” gibi görmeye başlamıştır.
İşte asıl çürüme tam burada başlamaktadır. Çünkü yanlışın normalleştiği yerde kurumlar da çürümeye başlar.
Bu noktada mesele yalnızca iktidar partilerinin değil, muhalefetin de ciddi bir sınavıdır.
Özellikle CHP açısından burada tarihsel bir kırılma bulunmaktadır. Kendisini “kurucu parti” olarak tanımlayan bir siyasi hareketin, Atatürk’ün üretim, kalkınma, bilim ve kurumsal disiplin anlayışını yeniden yorumlayamaması büyük bir düşünsel gerilemedir.
Ancak aynı eleştiri, uzun süredir merkezi yönetim gücünü elinde bulunduran siyasi yapı açısından da geçerlidir. Çünkü güçlü merkezi iktidar; yalnızca büyük altyapı projeleri yapmakla değil, aynı zamanda kurumsal şeffaflığı, hukuk güvenliğini, liyakati ve hesap verebilirliği güçlendirmekle anlam kazanır.
Devletin büyüklüğü; bütçesinin büyüklüğüyle değil, kurumlarının güvenilirliğiyle ölçülür.
Atatürk dönemindeki devletçilik anlayışı; bugünkü anlamda kontrolsüz kamu hakimiyeti veya keyfi kaynak dağıtımı değildi. O modelin temel amacı; yokluk içindeki bir ülkeyi üretimle ayağa kaldırmak, sanayileşmeyi başlatmak, teknik insan yetiştirmek, demiryolları kurmak, enerji ve maden altyapısını geliştirmek ve ekonomik bağımsızlığı sağlamaktı.
Bugün ise dünya bambaşka bir evreye girmiştir.
Artık ülkeler;
yapay zekâ,
yarı iletken teknolojileri,
enerji güvenliği,
kritik mineraller,
uzay teknolojileri,
veri ekonomisi,
biyoteknoloji,
savunma sanayii,
dijital üretim sistemleri
üzerinden rekabet etmektedir.
Böyle bir çağda hâlâ klasik ideolojik sloganlarla siyaset yapmak, kamu kaynaklarını verimsiz alanlara yönlendirmek ve yönetimi büyük ölçüde sadakat ilişkileriyle sürdürmek; aslında çağın gerisine düşmektir.
Bugün Türkiye’de hem iktidarın hem de muhalefetin en büyük eksiklerinden biri, üretim ekonomisi konusunda yeterince güçlü ve sürdürülebilir bir zihniyet dönüşümü oluşturamamış olmalarıdır.
Teknoloji, yüksek katma değerli sanayi, enerji bağımsızlığı, kritik madenler, endüstri 4.0, yapay zekâ, tarım teknolojileri, mesleki eğitim, üniversite-sanayi entegrasyonu
konularında uzun vadeli, kurumsal ve toplumsal mutabakata dayalı güçlü bir kalkınma modeli hâlâ tam anlamıyla oluşturulamamıştır.
Oysa dünya artık romantik siyaset çağı değildir.
Enerjiye hakim olmayan, üretmeyen, teknoloji geliştirmeyen, kritik kaynaklarını yönetemeyen, hukuk güvenliğini sağlayamayan, liyakat sistemini kuramayan toplumların bağımsız kalabilmesi giderek zorlaşacaktır.
Hem merkezi yönetimin hem de yerel yönetimlerin en büyük eksiklerinden biri de “proje yönetim kültürü” oluşturamamış olmalarıdır.
Bugün birçok kurum:
günü kurtarmaya çalışmakta,
kriz yönetememekte,
veri temelli planlama yapmamakta,
performans ölçmemekte,
uzun vadeli stratejik hedefler üretememektedir.
Şehirler büyümekte ama şehir aklı küçülmektedir. Devlet büyümekte ama kurumsal kalite aynı oranda gelişememektedir.
Deprem gerçeği ortadayken hâlâ yeterli hızda dönüşüm sağlanamaması bunun en somut örneğidir. Aynı durum eğitim sistemi, hukuk güvenliği, çevre politikaları, su yönetimi, şehirleşme ve kamu harcamalarında da görülmektedir.
Bir başka ciddi sorun da kamu kaynaklarının zamanla siyasi finansman mekanizmalarına dönüşme riskidir.
Eğer devlet bütçesi veya belediye kaynakları;
propaganda faaliyetlerine,
medya ilişkilerine,
yakın çevre organizasyonlarına,
sadakat üretimine,
siyasi alan koruma reflekslerine
yönelmeye başlarsa, kamu kaynağı artık toplumsal kalkınma aracı olmaktan çıkar.
İşte tam bu noktada Türkiye’nin yeni bir yönetim reformuna ihtiyacı vardır.
Bu reformun temel esasları şunlar olmalıdır:
1. Mutlak Şeffaflık Sistemi
Hem merkezi yönetimde hem yerel yönetimlerde;
ihale süreçleri,
temsil ve ağırlama giderleri,
danışmanlık harcamaları,
kamu şirketleri,
personel alımları,
teşvik ve fon mekanizmaları
gerçek zamanlı dijital denetime açılmalıdır.
2. Kamu Şirketleri ve Belediye Şirketleri Yeniden Yapılandırılmalıdır
Bu kurumlar:
profesyonel yöneticilerce yönetilmeli,
bağımsız denetime açılmalı,
performans kriterlerine bağlanmalı,
siyasi arka bahçe olmaktan çıkarılmalıdır.
3. Liyakat Temelli Kamu Yönetimi Kurulmalıdır
Devlet ve belediye kadrolarında;
eğitim,
uzmanlık,
deneyim,
proje üretme kapasitesi
esas alınmalıdır.
Sadakat esaslı yapı uzun vadede kurumsal çöküş üretir.
4. Ulusal ve Yerel Kalkınma Performans Sistemi Oluşturulmalıdır
Hem bakanlıklar hem belediyeler;
deprem hazırlığı,
eğitim kalitesi,
genç istihdamı,
çevre performansı,
dijitalleşme,
enerji verimliliği,
üretim kapasitesi
başlıklarında yıllık performans raporları yayımlamalıdır.
5. Kamu Yönetimi Üretim Ekonomisine Odaklanmalıdır
Gerçek sosyal devlet ve sosyal belediyecilik; insanları yardıma bağımlı hale getirmek değil, onları üretime katmaktır.
Bu nedenle;
teknoloji merkezleri,
yapay zekâ laboratuvarları,
mesleki eğitim üsleri,
kritik maden araştırmaları,
enerji teknolojileri,
afet yönetim sistemleri,
üniversite-sanayi entegrasyonu
öncelikli hale getirilmelidir.
6. Etik ve Kamu Ahlakı Kurulları Oluşturulmalıdır
Hem merkezi yönetimde hem büyükşehirlerde bağımsız çalışan:
etik kurulları,
liyakat izleme sistemleri,
kamu vicdanı denetim mekanizmaları
oluşturulmalıdır.
Çünkü mesele yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ahlaki bir meseledir.
Sonuç olarak Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; daha fazla slogan değil, daha fazla kurumsal akıldır.
Kamu kaynağı ganimet değildir.
Devlet bütçesi de belediye bütçesi de seçim kazanan yapıların özel kullanım alanı değildir.
Makam; konfor, gösteriş ve siyasi sadakat üretme aracı değil, ağır bir emanettir.
Bugün yaşanan kriz yalnızca bir parti veya bir kurum sorunu değildir. Bu durum, Türkiye’nin yönetim kültürü problemidir.
Ancak hem iktidar hem de muhalefet açısından mesele artık tarihsel bir eşiktedir. Çünkü dünya yeni bir güç mücadelesi dönemine girmiştir ve bu dönemde ayakta kalacak toplumlar;
Üretim gücü olan,
Teknolojiyi yöneten,
Liyakat sistemini kuran,
Kurumlarına güven duyulan,
Kamu ahlakını koruyan toplumlar olacaktır.
Türkiye’nin ihtiyacı; kaynak dağıtan değil kaynak üreten, sadakat değil liyakat esaslı çalışan, popülizm değil kalkınma odaklı düşünen, günü değil geleceği planlayan yeni bir yönetim anlayışıdır.
Çünkü mesele artık sadece belediye veya iktidar meselesi değildir.
Mesele; Türkiye’nin nasıl bir medeniyet kuracağı meselesidir.
Yorumlar
Kalan Karakter: