Türkiye’de siyasal partiler yalnızca seçim dönemlerinde yarışan organizasyonlar değildir. Aynı zamanda toplumun tarihsel hafızasını, devlet-toplum ilişkisini, modernleşme anlayışını, sınıfsal reflekslerini ve gelecek tahayyülünü taşıyan yapılardır.
Bu nedenle Cumhuriyet Halk Partisi üzerine yapılacak değerlendirmeler yalnızca günlük siyasi polemiklerle sınırlı olamaz. Mesele, Cumhuriyet sonrası şekillenen siyasal aklın bugün değişen Türkiye karşısında yaşadığı zihinsel kırılmayı anlayabilmektir.
Bugün CHP’nin yaşadığı kriz, sıradan bir seçim kaybı ya da liderlik problemi değildir. Parti giderek derinleşen tarihsel bir “fetret dönemi” yaşamaktadır. Çünkü bir taraftan geçmişte dayandığı bürokratik ve kültürel merkezî gücü büyük ölçüde kaybetmiş, diğer taraftan ise yeni Türkiye’nin sosyolojik dönüşümünü okuyabilecek yeni bir siyasal paradigma geliştirememiştir. Ortaya çıkan tablo yalnızca yönetim sorunu değil; yön, kimlik, zihniyet ve gelecek vizyonu krizidir.
Aslında bu krizin kökleri oldukça derindir. Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren şekillenen merkeziyetçi bürokratik modernleşme anlayışı, Cumhuriyet döneminde farklı biçimlerde devam etmiş; devletin merkezinde yer alan belirli elit çevreler uzun yıllar boyunca siyasal ve kültürel alanın doğal sahibi oldukları düşüncesiyle hareket etmiştir. Ancak Türkiye toplumu özellikle son kırk yılda sessiz ama son derece güçlü bir dönüşüm yaşamıştır. Anadolu şehirleri sanayileşmiş, muhafazakâr orta sınıflar büyümüş, taşra sermayesi merkezileşmiş, eğitim imkanları yaygınlaşmış, iletişim teknolojileri bilgiye erişimi demokratikleştirmiştir. Bir zamanlar “çeper” olarak görülen toplumsal kesimler artık ekonomide, akademide, bürokraside ve siyasette merkeze yürümüştür.
Üstelik bu yükseliş büyük ölçüde Cumhuriyet’in sunduğu eğitim, şehirleşme ve kurumsallaşma imkanlarından yararlanılarak gerçekleşmiştir. Fakat CHP içerisindeki geleneksel yönetici aklın önemli bir bölümü, bu dönüşümü doğal bir toplumsal ilerleme olarak görmek yerine çoğu zaman eski güç alanlarının kaybı şeklinde değerlendirmiştir. Böylece parti içinde zamanla savunmacı, içe kapanmacı ve toplumdan uzaklaşan bir refleks gelişmiştir.
Daha dikkat çekici olan ise bu üstenci yaklaşımın yalnızca merkeze gelen yeni toplumsal kesimlere değil, aynı zamanda CHP’nin kendi geleneksel oy tabanına karşı da hissedilir hale gelmesidir. Çünkü CHP’nin geniş tabanını oluşturan milyonlarca insan; ideolojik sloganlardan çok geçim derdi, işsizlik, sosyal adalet, eğitim, güvenlik, liyakat, üretim ve ekonomik refah beklentisi taşımaktadır. Buna rağmen bazı elit çevrelerin hâlâ toplum mühendisliği çağrışımı yapan yukarıdan bakış diliyle siyaset üretmesi, parti ile toplum arasındaki görünmez mesafeyi büyütmektedir.
Aslında burada ortaya çıkan durum klasik bir muhalefet başarısızlığından daha derin bir meseledir: toplumsal gerçekliği hazmedememe sorunu. Çünkü CHP yönetici aklı ve onu destekleyen belirli nepotist aydın çevreleri, uzun yıllar boyunca “çeper” olarak gördükleri toplumsal kesimlerin hızla merkeze gelişini tam olarak içselleştirememiş görünmektedir. Daha da önemlisi; bu refleks zamanla yalnızca yeni merkezileşen Anadolu insanına değil, kendi seçmenine karşı da örtülü bir yabancılaşma üretmiştir.
Böylece ortaya çelişkili bir tablo çıkmıştır: Bir tarafta Cumhuriyet’in imkanlarından yararlanarak yükselen yeni toplumsal kesimler, diğer tarafta ise bu dönüşümü yönetmek yerine çoğu zaman kültürel kayıp psikolojisiyle değerlendiren bir siyasal akıl. Sonuç olarak CHP, yalnızca rakip gördüğü toplumsal kesimlere değil; zaman zaman kendi tabanına, Anadolu insanına ve dolayısıyla ülkenin değişen ruhuna da yabancılaşan bir görüntü vermeye başlamıştır.
Ancak mesele yalnızca sosyolojik yabancılaşma da değildir. CHP’nin bugün yaşadığı fetret döneminin önemli göstergelerinden biri de iktidar stratejisindeki edilgenliktir. Çünkü parti uzun süredir iktidar olma stratejisini toplumla proje eksenli güçlü buluşmalar kurmak yerine, çoğu zaman mevcut iktidarın yıpranmasına, ekonomik sorunların büyümesine ya da yönetim hatalarının oluşturacağı doğal aşınmaya endeksli biçimde yürütüyor görüntüsü vermektedir.
Oysa büyük siyasal hareketler yalnızca rakibin zayıflamasıyla iktidara gelemezler. Kalıcı toplumsal merkezler; vizyon, proje, üretim kapasitesi ve toplumun geleceğine dair umut üretebilme yeteneğiyle oluşur. Bu nedenle sadece mevcut iktidarın başarısızlığına odaklanan bir siyaset dili, zamanla muhalefeti de edilgenleştiren bir fetret psikolojisine sürükler. Çünkü toplum yalnızca itiraz eden değil; yön gösteren, çözüm geliştiren ve gelecek inşa eden bir siyasal akıl görmek ister.
Bugün dünya artık eski dünyanın devamı değildir. Endüstri 4.0, yapay zekâ, enerji güvenliği, kritik mineraller, veri ekonomisi, savunma teknolojileri, siber güvenlik ve küresel rekabet çağında ülkelerin başarısı; ideolojik sloganlarla değil, üretim kapasitesi, teknoloji yetkinliği, toplumsal barış ve stratejik devlet aklıyla ölçülmektedir.
Türkiye toplumunun geniş kesimleri artık geçmişin kültürel kavgalarından çok; güçlü ekonomi, güvenli şehirler, kaliteli eğitim, teknoloji üretimi, liyakatli kurumlar, afet dirençli yapılaşma ve küresel rekabette güçlü bir Türkiye istemektedir. Anadolu insanının temel talebi; merkeze dahil olmak, üretmek, büyümek, çocuklarını daha iyi şartlarda yaşatmak ve dünyanın güçlü ülkeleri arasında yer alan bir Türkiye’nin parçası olmaktır.
Bu nedenle yeni dönemde ihtiyaç duyulan siyasal anlayış; yalnızca eleştiren değil, kendisini ülkenin konjonktürüne ve küresel değişime göre yeniden üretebilen bir anlayış olmak zorundadır. Çünkü artık çağ slogan siyaseti değil; proje eksenli kalkınma çağıdır. Enerji, madencilik, savunma sanayisi, yapay zekâ, tarım güvenliği, dijital dönüşüm, sanayi modernizasyonu, şehirleşme ve afet yönetimi gibi alanlarda somut çözüm üretebilen siyasal hareketler ayakta kalacaktır.
Toplum artık ideolojik gerilim değil; üreten, kalkınan, teknolojik dönüşümü yakalayan, hakça paylaşımı önceleyen ve sosyal adaleti güçlendiren bir yönetim anlayışı talep etmektedir. İnsanlar yalnızca muhalefet dili değil; çözüm dili görmek istemektedir.
Tam da bu nedenle bugün aslında CHP’ye belki de tarihinin en fazla ihtiyaç duyulduğu dönemlerden biri yaşanmaktadır. Türkiye’nin güçlü demokrasiye, kurumsal dengeye, sosyal adaleti önceleyen kalkınmacı politikalara, üretim ekonomisini destekleyen çağdaş bir muhalefet anlayışına ihtiyacı vardır. Ancak böyle bir dönemde CHP’nin hâlâ geçmişe öykünen bazı gerici reflekslerden kurtulamaması, partinin tarihsel potansiyelini zayıflatmaktadır.
Oysa yeni çağ artık ortak akıl, üretim, teknoloji ve toplumsal dayanışma çağıdır. Dünyada siyasal hareketler yalnızca seçim kazanarak değil; toplumun bütün enerjisini harekete geçirebilen örgütlenme modelleri kurarak güç kazanmaktadır. Bu nedenle CHP’nin de yalnızca seçim dönemlerinde reaksiyon veren bir yapı olmaktan çıkıp; bilim insanlarıyla, gençlerle, girişimcilerle, emekçilerle, üreticilerle, Anadolu’nun yükselen şehirleriyle, kadınlarla ve yeni nesil teknoloji çevreleriyle birlikte düşünebilen dinamik bir toplumsal harekete dönüşmesi gerekmektedir.
Özellikle “terörsüz Türkiye”, toplumsal barış, enerji bağımsızlığı, savunma teknolojileri ve ulusal güvenlik gibi konularda refleksif karşıtlık yerine yapıcı çözüm dili geliştirebilen bir yaklaşım, CHP’nin yeniden merkezileşmesini sağlayabilir. Çünkü artık dünya ideolojik kampların değil; stratejik kapasite geliştirebilen toplumların dünyasıdır.
Bugün aslında CHP’nin yalnızca kendi geleceği için değil; Türkiye’nin demokratik dengesi için de yeniden ayağa kalkması gerekmektedir. Ancak bu ayağa kalkış geçmişe öykünerek değil, geçmişin bazı yüklerinden kurtularak mümkün olabilir. Topluma rağmen modernleşme dönemi kapanmıştır. Yeni dönemde başarı; toplumla birlikte yürüyebilen, Anadolu’nun yükselen dinamizmini küçümsemeyen, genç kuşakların beklentilerini doğru okuyabilen ve üretim temelli kalkınmayı sosyal adaletle birleştirebilen siyasal yapılara ait olacaktır.
Çünkü artık mesele yalnızca iktidar olmak değildir. Asıl mesele; ülkeyi geleceğe taşıyacak toplumsal enerjiyi doğru okuyabilmek ve bu enerjiyi ortak bir kalkınma vizyonuna dönüştürebilmektir.
Türkiye’nin ihtiyacı da tam olarak budur: insanını küçümseyen değil güçlendiren, toplumu ayrıştıran değil ortak hedeflerde buluşturan, geçmişin rövanşlarını büyüten değil geleceğin büyük Türkiye’sini birlikte kurmayı hedefleyen yeni bir siyasal akıl.
...
Yorumlar
Kalan Karakter: