Bir şirketin en tehlikeli anı, işlerin kötü gittiği an değildir. Asıl tehlike, her şeyin “yürüyor gibi” göründüğü anlardır. Satış vardır, sipariş vardır, faturalar kesiliyordur, rakamlar ekranda akıyordur.
Dışarıdan bakıldığında tablo fena değildir. Ama içeride bir huzursuzluk dolaşır. Kasa daralır, ödemeler konuşulurken sesler düşer, ay sonları sanki her ay biraz daha erken gelmeye başlar.
Kimse bu aşamada “günden güne eriyoruz” ya da “batıyoruz” demez. Zaten şirketler hiçbir zaman oradan başlamaz. Mesele çok daha sessiz bir yerden başlar. Şirket, fark etmeden para ile para gibi görünen şeyleri birbirine karıştırarak yönetilmeye başlar.
Henüz tahsil edilmemiş satışlar, krediyle gelen nakit, vadesi gelmemiş borçlar ve ödenmemiş vergiler aynı sepete konur. Kasa dolu sanılır. O paraya bakılarak kararlar alınır, harcamalar yapılır, hatta geleceğe dair yatırımlar planlanır. Çoğu zaman da gerekli hesaplar yeterince yapılmadan. Oysa bu paranın önemli bir kısmı aslında şirkete ait değildir.
Ben buna “henüz tahsil edilmemiş satışların gölgesi” diyorum. Ortada o an için gerçek bir para yoktur ama o olmayan paraya dayanarak alınmış çok gerçek kararlar vardır. Sorun da tam olarak burada başlar.
Bu tablo, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde başka bir alışkanlıkla daha ağırlaşır: sağ cep ile sol cebin karıştırılması. Şirket kasası ile patronun cebi arasındaki çizgi silikleşir. Gün içinde şirketten çıkan para, “nasıl olsa yerine koyarız” rahatlığıyla kişisel harcamalara gider. Patron cebinden şirkete giren para ise “destek” olarak görülür, ama ne zaman, hangi şartla girdiği netleşmez. Sonunda ne şirketin parası bellidir ne patronun. İki cep birbirine karıştıkça, şirketin gerçek nakit durumu tamamen görünmez hâle gelir.
Teoriye baktığınızda satış gerçekten vardır. Hatta vergisi bile doğmuştur, mali tablolarda yerini almıştır. Ama diğer tarafta, bu satış gerçekleşsin diye yapılmış ödemeler, tahakkuk etmiş borçlar, peşin çıkan giderler vardır. Üstelik küçük işletmelerde buna bir de “patronun geçici olarak kullandığı şirket parası” eklenir. Yani şirket, henüz eline geçmemiş bir parayla ve kime ait olduğu belli olmayan nakitle çoktan yüklenmiştir.
İşte tam bu noktada, yıllardır sormayı alışkanlık hâline getirdiğim soru gelir: Bu paranın ne kadarı gerçekten şirketindir?
Genelde kısa bir duraksama olur. Çünkü çoğu şirket, kasasında gördüğü paranın kendisine ait olup olmadığını hiç ayırt etmeden yönetir. Oysa kasadaki her para sizin paranız değildir. Satış yapılmış olabilir, fatura kesilmiş olabilir, muhasebede gelir yazılmış olabilir. Ama para henüz kasaya girmemiştir. Ya da kasadadır ama ya bankanın, ya devletin, ya da aslında patronun kişisel ihtiyacının geçici çözümüdür.
Buna rağmen o satış zihinde “para gelmiş gibi” kabul edilir. Harcamalar yapılır, planlar kurulur, yeni borçlara girilir. Sağ cep–sol cep karıştıkça bu illüzyon daha da güçlenir.
Ortada para yoktur ama gölgesi vardır. Büyük görünür, güven verir ama tutulamaz. Şirket farkında olmadan o gölgenin üstüne basarak yürür. Zemin kayana kadar da bunun farkına varmaz.
Bir örnekle somutlaştıralım. Danışmanlık verdiğim bir lojistik firması vardı. Satışları düzenliydi, her ay artıyordu. Tahsilatlar ise 60 ile 90 gün arasındaydı. Her toplantıda aynı cümle kuruluyordu: “Satış iyi, sıkıntı yok.” Ama kasa sürekli boştu. Çünkü her ay, bir önceki ayın henüz tahsil edilmemiş satışına güvenilerek harcama yapılıyordu. Üstelik patron da zaman zaman şirket kasasını kişisel ödemeleri için kullanıyor, sonra yerine koyacağını düşünüyordu. Bir gün büyük müşterilerden biri ödemelerini geciktirmeye başladı. Zamanla bu durum tedarikçi ödemelerini sekteye uğrattı ve bu durum iki taraflı arttıkça maalesef domino taşı gibi her şeyin devrilmesine neden oldu.
Maaşlar aksadı, SGK ertelendi, tedarikçiler aramaya başladı, banka limiti doldu. Firma “aniden” krize girdi sanıldı. Oysa kriz aylar önce başlamıştı. Sadece kimse gölgeye basarak yürüdüğünü ve ceplerin birbirine karıştığını fark etmemişti.
Benzer bir tabloyu, cirosunu büyütmüş ama kendi parasını hiç tanımlamamış şirketlerde çok sık görüyorum. Bir yapı malzemeleri distribütörünü düşünün. Yıllık cirosu yarım milyara yakın. Dışarıdan bakınca güçlü. Ama masaya oturup detaylara indiğinizde tablo değişiyor. Tahsilatlar 120 gün, KDV satış anında doğuyor, işletme sermayesinin tamamı banka kredisi. Kasada para var ama o para müşterinin, bankanın ve devletin. Patronun cebinden şirkete giren çıkanlar da işin içine girince, şirket kendi parasını tamamen kaybediyor. Bu şirket büyüdüğü için değil, parayı hiç ayırt etmediği için kırılıyor.
Bir de çok tanıdık başka bir tablo var. Kâr eden ama maaş ödemekte zorlanan firmalar. Gelir tablosu güzel, kârlılık fena değil. Ama ayın sonu geldiğinde yine aynı stres yaşanıyor: “Maaşları nasıl ödeyeceğiz?” Sebep genelde çok basit. Fatura kesiliyor, vergi doğuyor, tahsilat 60 gün sonra geliyor. Ama maaş, SGK ve kira peşin, ödemeler tahsilattan çok daha önce ve hatta indirim alındığı iddia edilerek kurgulanmış, stoklar ideal döngü süresinden çok uzak. Üstelik patron, şirket kasasını kendi bütçesinin uzantısı gibi gördüğü için kasadaki gerçek nakit iyice eriyor. Anlayacağınız kağıt üzerinde Kâr var ama nakit yok.
O yüzden şu cümleyi ne zaman duysam irkilirim: “Kasada para varsa sorun yok.” Çünkü kasadaki para çoğu zaman henüz tahsil edilmemiş satışlardan, banka kredilerinden, vadesi gelmemiş borçlardan, ödenmemiş vergilerden ve patronun geçici kullandığı tutarlardan oluşur. Bunların hiçbiri şirketin gerçekten serbestçe kullanabileceği para değildir. Ama çoğu şirket bu parayı harcanabilir sanır. Zehir tam da burada başlar.
Finansal yönetimin en temel ayrımı aslında çok nettir. Satış para değildir. Alacak para değildir. Dipte oluşan kar, gerçek nakittir yani paradır. Ve kime ait olduğu net olan nakit paradır. Geri kalan her şey beklentidir. Beklentiyle ve cepler arası karışıklıkla yönetilen şirket, ilk rüzgârda savrulur.
Gerçek finansal güç; ne kadar sattığınızla, ne kadar büyüdüğünüzle ya da ne kadar kredi bulduğunuzla ölçülmez. Ne kadarının gerçekten size ait olduğu ve o parayı disiplinle yönetip yönetemediğinizle ölçülür. Tahsil edilmemiş satışların gölgesinde ve karışmış ceplerle büyüyen şirket, ışık değiştiğinde yere düşer.
Mini Aksiyon Kontrol Listesi
Hızlı. Bugün Kasadaki parayı kaynağına göre ayır. Şirket kasası ile kişisel cebi net çizgiyle ayır.
Dengeli. Önümüzdeki 30 gün “Bana ait nakit” tablosu oluştur. Patron–şirket para giriş çıkışlarını yazılı kurala bağla.
Kapsamlı. Sistem kur Nakit bazlı bütçe yap. Satış primlerini tahsilata bağla. Şirket parasını kişisel bütçeden tamamen ayır. Büyümeyi değil, nakit dayanıklılığını ve disiplinini ölç.
www.optimaveritas.com
linkedin.com/in/mehlikahediyeyildirim
Yorumlar
Kalan Karakter: