Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), milyonların merakla beklediği Mayıs ayı enflasyon verilerini kamuoyuyla paylaştı.Açıklanan rakamlar, ekonomi yönetiminin bir süredir büyük bir kararlılıkla uyguladığı sıkı para politikasının ve yüksek faiz ortamının meyvelerini vermeye başladığını, en azından kağıt üzerinde gösteriyor.Ancak bu veriler, aynı zamanda sokağın, mutfağın ve cüzdanın gerçek enflasyonu ile resmi makroekonomik göstergeler arasındaki o kronik, bir türlü kapanmayan uçurumu da bir kez daha önümüze seriyor. Tek bir aya odaklanıp "enflasyon düştü" demeden önce, bu rakamların arka planındaki ekonomik dinamikleri ve toplumsal maliyetleri çok iyi analiz etmek gerekiyor.Mayıs ayında tüketici fiyatları bir önceki aya göre yüzde 1,71 oranında, ekonomi çevrelerinin ve piyasaların beklentilerine paralel, nispeten sakin bir artış gösterdi. Bu aylık ivmeyle birlikte, milyonlarca ailenin geçim maliyetini doğrudan tayin eden yıllık tüketici enflasyonu (TÜFE) yüzde 32,61 olarak kayıtlara geçti. Piyasa analistlerinin genel olarak yüzde 1,65 civarında şekillenen beklentilerinin çok hafif üzerinde gelen bu tablo, merkez bankası koridorlarında "öngörülebilir bir Dezenflasyon patikası" içinde kalındığının bir kanıtı olarak okunacaktır.Ekonomi yönetimi bu rakamlara bakarak haklı bir başarı hikayesi yazmak isteyebilir; zira bir dönem üç haneli sınırları zorlayan bir canavarı buralara çekmek küçümsenecek bir iş değil. Ancak madalyonun diğer yüzü, hayatın tam ortasından geçen, istatistiklerle perdelenmeye çalışılan çok daha sert ve yakıcı gerçeklerle dolu.Çarşı ile Manşet Arasındaki Makas ve "Hız" İllüzyonuYıllık enflasyonun yüzde 32,61 seviyesine demirlemesi, kamuoyunda ve ekonomi medyasında fiyatların "artık eskisi kadar hızlı artmadığı", hatta işlerin yoluna girdiği izlenimi yaratabilir. Fakat ekonomi okuryazarlığının en temel kurallarından birini burada tekrar hatırlatmakta fayda var: Enflasyon oranının düşmesi (dezenflasyon), fiyatların düşmesi veya hayatın ucuzlaması anlamına gelmez; fiyatların geçmişe kıyasla sadece daha yavaş artması anlamına gelir.Yani geçen yıl belimizi büken, bizi temel gıda maddelerine ulaşırken bile iki kez düşündüren o fahiş fiyat seviyesi, yerinde duruyor. Üstelik o devasa kütlenin üzerine bu ay da yüzde 32,61'lik yeni bir yük bindi. Vatandaşın hissettiği yoksullaşma hissinin azalmaması, tam olarak bu matematiksel gerçekten kaynaklanıyor. Hız kadranı 120'den 80'e düştü belki ama araba hala uçuruma doğru ilerlemeye devam ediyor.Üstelik geleceğe dair tehlike çanları da tamamen susmuş değil. İşin mutfağında, yani üretim bandında işler tüketici kadar sakin gitmiyor. Üretici cephesinde (Yİ-ÜFE) aylık bazda yaşanan yüzde 2,75'lik artış, alarm verici cinsten. Bu oran, tüketici enflasyonunun neredeyse bir puan üzerinde yer alıyor.Üretici fiyatlarındaki yıllık artışın yüzde 28,93 seviyesinde kalması genel trend açısından olumlu bir sinyal gibi görünse de aylık bazdaki bu ani hızlanma, önümüzdeki yaz ayları için ciddi birer maliyet baskısı anlamına geliyor. Enerji maliyetleri, lojistik harcamaları, döviz kurundaki kırılganlıklar ve hammadde fiyatlarındaki bu kıpırdanma, eninde sonunda fabrikadan çıkıp raflara, oradan da doğrudan bizim pazar filelerimize yansıyacak. Yani üreticinin bugün göğüslemek zorunda kaldığı yüzde 2,75'lik maliyet artışı, birkaç ay sonra tüketicinin karşısına yeni bir zam dalgası olarak çıkmaya aday.Ev Sahibi ve Kiracıların Haziran MesaisiBu verinin hayatımıza dokunan, ertelenemez ve en somut sonucu ise hiç şüphesiz konut sektöründe, yani kira artış oranlarında yaşanacak. Gelecek dönem kira sözleşmelerini yasal olarak belirleyecek olan ve son 12 aylık TÜFE ortalaması alınarak hesaplanan resmi kira artış tavanı, bu ay itibarıyla yüzde 32,24 olarak netleşti.Tartışmalara yol açan ve eleştirilen yüzde 25'lik sabit sınır uygulamasının tamamen geride kalmasıyla birlikte, hem ev sahipleri hem de kiracılar için yasal ve psikolojik sınır artık tamamen bu verilere bağlı. Yüzde 32,24'lük bu tavan, bir taraftan bakıldığında geçmiş yılların yüksek enflasyonu karşısında mülkünün reel değerini korumaya çalışan, geçimini belki de sadece bu kiraya bağlamış ev sahibini tam anlamıyla mutlu etmeye yetmeyecek. Diğer taraftan ise, maaş zamları bu oranların yanına bile yaklaşamayan, halihazırda gelirinin neredeyse yarısı barınmaya ayıran kiracının bütçesinde tam anlamıyla bir gedik daha açacak. Bu durum, adliye koridorlarını dolduran ev sahibi-kiracı davalarının, toplumsal huzursuzlukların ve mahalle kavgalarının bir süre daha hayatımızın bir parçası olacağını gösteriyor. Sıkılaşmanın Bedelini Kim Ödüyor?Burada sormamız gereken en kritik soru şu: Bu enflasyon düşüşü hangi fedakarlıkların üzerine inşa ediliyor? Yanıt son derece açık ve acımasız. Bugün enflasyonun yüzde 32 bandına gerilemesi, piyasada talebin bıçak gibi kesilmesinden, yani vatandaşın harcayamayacak hale gelmesinden kaynaklanıyor. Yüksek faizler krediye ulaşımı imkansız kıldı, kredi kartı taksit sınırlamaları iç tüketimi vurdu. Ekonomi yönetimi, tabiri caizse hastayı iyileştirmek için onu aç bırakma yöntemini seçti. Evet, ateş (enflasyon) düşüyor ama hasta (iç piyasa ve esnaf) da halsizlikten ölmek üzere.Sokaktaki vatandaş için enflasyon mücadelesi, akşam pazara çıktığında cebindeki parayla ne kadar file doldurabildiğiyle ölçülür. TÜİK'in sepetindeki binlerce kalemin ortalaması yüzde 32,61 çıkabilir ancak dar gelirlinin sepetinin yüzde 80'ini oluşturan gıda, barınma ve ulaşım gibi zorunlu harcamalarda bu hissin çok daha yüksek olduğunu hepimiz biliyoruz. Ücretliler, emekliler ve asgari ücretliler bu sıkılaştırma programının en ağır yükünü taşıyan kesim oldu. Sermaye sahipleri yüksek faiz ortamında paralarını koruyacak, hatta büyütecek enstrümanlar bulabilirken; sabit gelirli her geçen gün biraz daha eriyen maaşıyla bu tablonun finansörü haline geldi.NeticeBugün açıklanan veriler bize gösteriyor ki; enflasyon canavarı artık eskisi gibi zincirini koparmışçası histerik bir şekilde sağa sola koşturmuyor, adımları biraz daha yavaşladı ve kontrol altına alınmaya başlandı. Ancak bu durum onun hala çok güçlü, hala çok ölümcül ve sokaktaki vatandaşın omuzlarındaki yükü hafifletmekten çok uzak olduğu gerçeğini değiştirmiyor.Ekonomi yönetiminin ilan ettiği başarılar, sadece tahvil piyasalarını ve yabancı yatırımcıları memnun etmeye yeter. Sıkı para politikasının ve acilen yapılması gereken yapısal reformların gerçek anlamda meyve verdiğini söyleyebilmemiz; rakamların sadece bilgisayar ekranlarında aşağı inmesiyle değil; çarşıdaki etin, sütün, pazardaki sebzenin fiyatının artık öngörülebilir şekilde sabitlenmesi ve asıl önemlisi insanca bir alım gücünün yeniden tesis edilmesiyle tescillenecektir.O güne kadar açıklanan her veri, toplumun geniş kesimleri için sadece birer istatistiksel detay, kemerlerin biraz daha sıkılması gerektiğinin resmi birer tebliğ belgesi olmaktan öteye geçemeyecektir.














































