Bir ülkenin hikâyesi bazen tren garlarında başlar, bazen sınır kapılarında biter. Bizimki galiba ikincisi. On yılı aşkın süredir “göç alan ülke” tanımına alışmış bir ekonomi, şimdi yavaş yavaş “geri gönderen” kimliğine evriliyor. Ancak bu sessiz dönüşüm, sadece sınır çizgilerinde değil; kira fiyatlarında, iş ilanlarında, kasap terazilerinde hissediliyor.
Hatay’dan başlayan dönüş dalgası, Suriye iç savaşının ekonomik yankılarının Türkiye’deki son perdesini oynuyor. Resmî rakamlara göre, Hatay’daki Suriyelilerin yüzde 29’u geri dönmüş durumda. Gaziantep’te bu oran yüzde 18, Şanlıurfa’da 16. İlk bakışta “normalleşme” gibi görünse de ekonominin soğukkanlı grafiği başka bir hikâye anlatıyor: her dönüş, iç piyasadan bir işgücü, bir kiracı, bir tüketici eksiltiyor.
Göç, sadece demografik değil; mikro ekonominin nabzıdır.
Hatırlayalım: 2011–2019 arası dönemde Suriyeli nüfusun artışıyla Türkiye’de hizmet sektörü istihdamı yüzde 22 genişledi. En hızlı büyüyen alanlar tarım dışı düşük ücretli işlerdi: inşaat, tekstil, gıda hizmeti. Şimdi o işgücü geri dönüyor.
Son altı ayda özellikle Güneydoğu’da kayıt dışı istihdam yüzde 8 azaldı; bu kulağa sosyal adalet gibi gelse de, bölge ekonomisi için üretim kaybı demek. Gaziantep’te tekstil ihracatı yüzde 6 daraldı, Hatay’da gıda imalatında üretim endeksi 3 puan geriledi.
Ama hikâyenin ironisi burada:
Göçmen azalınca ucuz işgücü azalıyor; işverenin maliyeti artıyor; bu da enflasyonist baskıyı körüklüyor.
Yani “göçmen gitsin, fiyat düşsün” diyenlerin umduğu tam tersi oluyor. Çünkü düşük ücret dengesi bozulduğunda, ekonominin taban maliyeti yukarı kayıyor.
Hatırlarsın, 2016’da asgari ücret 1.300 TL iken, kayıt dışı Suriyeli çalışan ortalama 900 TL’ye iş buluyordu. O fark, bazı sektörlerde enflasyonun freniydi. Şimdi o fren kalktı, motor ısınıyor.
Öte yandan kira piyasasında tablo farklı.
Göçmen çıkışı, özellikle Hatay, Kilis, Urfa hattında kiralarda yüzde 12–15’lik düşüş yarattı. Ama bu, İstanbul ya da Ankara’daki kiracıya yaramıyor. Çünkü büyükşehirlerde göçmen sayısı azalmadı, hatta “iç göç” arttı.
Deprem sonrası Hataylıların, Kahramanmaraşlıların batıya göçü, büyük şehirlerde yeni bir kira dalgası yarattı.
Yani bir bölgede “geri dönüş” varken, diğerinde “iç yoğunlaşma” var.
Sonuçta fiyatlar yer değiştirmiyor, sadece postakodu değişiyor.
Ekonominin bu yön değiştiren akışını anlamak için tarihe bakmak lazım.
Osmanlı’nın son döneminde Halep–Antep hattı, imparatorluğun ticaret damarlarından biriydi. 1910’larda Antep’teki her dört zanaatkârdan biri Halep’le iş yapardı. Şimdi 110 yıl sonra, aynı hattın modern versiyonunu yaşıyoruz: bu kez işçiler, esnaf değil; hayatlar gidip geliyor.
Her göç dalgası bir “talep dalgası” yaratıyor.
Ve Türkiye ekonomisi, 2025’te bu talebi kaybetmeye başladı.
Bugün Hatay’da market ciroları yüzde 14 azaldı.
Gaziantep’te küçük sanayi sitelerinde çarklar daha yavaş dönüyor.
Bunlar sadece rakam değil; piyasadan çekilen alım gücü.
Enflasyonla boğuşan bir ülkede, talep daralması bazen “soğuma” olarak alkışlanır.
Ama gelir kaybı, yoksulluğu derinleştirir.
Çünkü ekonomide denge, hiçbir zaman “denklemle” sağlanmaz; insanla sağlanır.
Bir başka boyut: sınır ötesine dönenler, para da götürüyor.
2015–2024 arasında Suriyelilerin Türkiye’den Suriye’ye taşıdığı bireysel transferlerin toplamı 8,7 milyar dolar.
Bu, Hatay ekonomisinin üç yıllık ihracatına denk.
Yani sadece insanlar değil, birikim de geri dönüyor.
Paranın milliyeti yoktur derler ama yurt dışına çıktığında, enflasyonun milliyeti kalmaz.
Bu tabloyu kimileri “rahatlama”, kimileri “ekonomik kan kaybı” olarak yorumluyor.
Gerçekte ise ikisi de.
Türkiye 2020’lerde yeni bir ekonomik faza geçti: işgücü açığı ve talep eksikliğinin aynı anda yaşandığı dönem.
Yani bir yanda eleman arayan sanayi, diğer yanda alım gücü düşen hane halkı.
Bu ikisi bir araya gelmezse, ne üretim büyür ne refah artar.
Ve o zaman, “göç” artık sadece sınırdan geçen bir hikâye değil, mutfakta sessiz bir eksilme olur.
Belki de ekonominin en dramatik paradoksu burada gizli:
Göçmen azalıyor, iş azalıyor; iş azalıyor, fiyat artıyor.
Fiyat artıyor, alım gücü düşüyor; alım gücü düşüyor, ekonomi küçülüyor.
Sonra dönüp “neden büyüyemiyoruz” diye soruyoruz.
Belki de cevap sınırda değil, kasada.
Bir zamanlar umutla gelenlerin, şimdi sessizce gidişi, aslında bizim ekonomik hafızamızdan bir sayfayı kapatıyor.
Ve geriye şu soru kalıyor:
Biz mi göçü yönettik, yoksa göç mü bizi yönetti?
Yorumlar
Kalan Karakter: