Doğuya Selam, Batıya Güven: Ankara’nın Jeopolitik İkilemi
Çin Çayı, NATO Kahvesi
Erdoğan’ın Pekin yolculuğu, diplomasinin sahne tozunu sevenler için sadece bir ziyaret değil, tarihin devam eden bir perde oyunuydu. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün masasında Xi Jinping, Vladimir Putin ve Narendra Modi yan yana otururken, Türkiye kendisini “biz de bu sofradayız” diye göstermeye çalıştı. Ama sofrada oturmakla doyulmadığını tarih bize defalarca öğretti. Çünkü mesele sadece protokol değil, ekonomik bağımlılıklar. Türkiye’nin dış borç stokunun yüzde 60’tan fazlası hâlâ Batı finans piyasalarının elinde. Londra’daki faiz tablosu, Pekin’deki kırmızı halıdan daha fazla belirliyor Ankara’nın nefesini. Yani sabah kahvaltısında Çin çayı içebilirsiniz ama öğleden sonra kahvenizi hâlâ Wall Street fiyatlıyor.
Bir Yandan Kervan, Bir Yandan Tanker
Tarih bu konuda öğretici. 18. yüzyılda Osmanlı, Paris’le askeri ittifak ararken, aynı anda Moskova’dan sıcak denizlere inme umuduyla borçlanıyordu. “İki tarafa birden göz kırpmak” geleneği aslında yeni değil. Bugün Ankara, bir yandan Kuşak-Yol projesine eklemlenmek istiyor, diğer yandan NATO tatbikatlarında hâlâ en ön safta yer alıyor. Çin için Türkiye, Avrupa kapısında lojistik bir istasyon; NATO içinse stratejik bir cephe ülkesi. Ama biz kendimizi “kilit ülke” zannediyoruz. Hakikatte ise, iki tarafta da dosyada “yararlı ama vazgeçilmez olmayan” klasöründe duruyoruz.
Türkiye’nin ticaret verileri de bu ikilemi açığa çıkarıyor: 2023’te Çin ile ticaret hacmi 45 milyar dolar, ama bunun sadece 3 milyarı ihracat. Yani devasa bir açık. Buna karşılık Avrupa Birliği ile 2023 ticaret hacmi 200 milyar doları aşmış durumda. Çin’den gelen trenler görkemli olabilir, ama döviz kasasını dolduran hâlâ Almanya’ya satılan otomobil yan sanayii parçaları.
Denge Oyununun İnce İpi
Jeopolitik dengeyi cambaz ipine benzetirsek, Ankara şu an o ipin üstünde hem şemsiye taşıyor hem de cep telefonundan rezervleri kontrol ediyor. Risk şu: Çok kutuplu dünyada “herkesle dostum” demek, kriz anında “kimseyle gerçek müttefikim yok” anlamına gelir. Pekin’den gelen yatırım paketleri cazip görünebilir ama Çin’in stratejik ajandasında Türkiye “merkez ülke” değil, sadece geçiş rotası. NATO’da ise Türkiye’nin rolü hâlâ cephe bekçiliği. İkisini birden sürdürmek, fırtınada iki ipte aynı anda yürümek gibi.
Burada tarihten başka bir ayna da var: II. Abdülhamid, imparatorluğu ayakta tutmak için İngiltere’yle Rusya arasında yıllarca cambazlık yaptı. Sonuç ne oldu? Her iki taraf da Osmanlı’yı “kullanışlı ama güvenilmez” gördü. Bugün de benzer bir risk var. ABD’nin bölgedeki etkisi azalsa bile, Türkiye’nin güvenlik mimarisi hâlâ NATO’ya bağlı. Çin’in yükselişi güçlü olsa bile, Türkiye için kalıcı bir stratejik garantör değil.
Bir Gelecek Senaryosu
2035’i hayal edin: Türkiye’nin topraklarından geçen Kuşak-Yol trenleri Avrupa’ya yük taşıyor. Aynı tarihlerde Karadeniz’de NATO tatbikatı var ve Türk gemileri orada da görev yapıyor. Ankara, iki farklı oyunda birden yer alıyor. Ama aynı yılın sonunda Londra piyasalarında faizler yükselince, Türkiye’nin dış borç ödemeleri yine kriz çıkarıyor. Yani ip cambazlığı sürüyor: Bir yanda Pekin’in ipek yolu, diğer yanda Washington’un dolar yolu.
Bir başka senaryo: Çin yatırımlarını artırıyor ama Türkiye’deki yüksek faiz ve enflasyon Çinli şirketleri ürkütüyor. Yatırımların devamı için Türkiye’nin Batı finans sisteminde güvenilir kalması şart. Sonuç: Çin’den gelen paranın bile kapısını açan yine Batı piyasalarının kredibilitesi oluyor.
Son Söz
Türkiye’nin en büyük yanılgısı, kendisini sürekli “oyunun merkezinde” görmek. Oysa hem tarih hem de rakamlar, Türkiye’nin aslında oyunların kenarında, kuralları başkalarının yazdığı bir sahnede oynadığını gösteriyor. Doğuya selam verirken Batı’dan güvence beklemek, diplomasi değil bir tür mecburiyet. Ve her mecburiyet gibi, bedeli ağır.
Yorumlar
Kalan Karakter: