İstanbul yalnızca bir şehir değil. Bazen insanın aynaya bile bakmadan kendini gördüğü, eksik yanlarını fark ettiği ve tamamlandığını hissettiği bir yer. Ben size öyle bir kadının hikâyesini anlatmak istiyorum.
O, henüz 17 yaşında bavulunu kapatıp İstanbul’a geldiğinde, kentin karmaşasını anlamaktan çok hissetmeye çalışıyordu. Her sokak, her vapur sesi, her köşe başındaki simit kokusu ona bir şeyler fısıldıyordu: “Burada kendi parçalarını bulacaksın.” Yıllar geçti, o kadın 31 yaşına geldi. İstanbul ona sadece hayallerini değil, kendi kalbinin ritmini de öğretti. Kendi özgürlüğünü, istediği gibi yaşamanın hazzını tattı.
Elbette soruları da vardı: *Ya ölürsem? Ya yarım kalırsam?* İşte o sorular, bir zamanlar onu geceler boyu uyutmayan merakları, İstanbul’un akışıyla eridi gitti. Boğaz’a bakarken, Galata’nın gölgesinde yürürken, vapurda martılara simit atarken… “Ölsem bile, yaşamış olmanın tadı bu” dedi içinden. Akışta kalmayı öğrendi.
Sonunda, kendi hayatının şampiyonlar ligine yükseldi. Zafer, başkalarının gözünde değil, kendi içinde kazandığı bir kupaydı. Çünkü İstanbul ona hem kaybetmeyi hem yeniden başlamayı hem de kendini alkışlamayı öğretti.
Ve işte bu yüzden ben İstanbul’u hep dünya kumarhanesindeki en güzel masaya benzetirim. Bazen kartlar kötü gelir, bazen zarlar ters düşer. Ama masanın ışıkları, gürültüsü, kahkahası, melodisi öyle büyüler ki oyunu bırakmak istemezsin. Çünkü burada şansa değil, cesarete oynarsın.
Sevgili okur, İstanbul’a sadece gelmek değil; İstanbul’da var olmak gerekir. Bir gün mutlaka bu masaya oturun. Risk alın, kendinizi kaybedin, yeniden bulun. Çünkü İstanbul, size kaybettiklerinizi değil, aradığınız parçaları verecek.
Gelin… İstanbul sizi bekliyor.
Yorumlar
Kalan Karakter: