Kimin ne kadar kazandığına, kimin elinde ne kadar servet biriktiğine de bakmak gerekiyor.
Zaten dünyada da gelir adaletsizliği artık sıradan bir ekonomi konusu değil; siyasetin ve toplumun gündeminden hiç düşmeyen bir mesele hâline geldi. "Gelir yoksulluğu", "sosyal dışlanma" gibi kavramların bu kadar sık telaffuz edilmesi de boşuna değil.
Önce şu ayrımı netleştirelim: Gelir ile servet aynı şey değil. Gelir, bir işten ya da işletmeden her ay ya da yıl elimize geçen para. Servet ise biriktirdiğimiz her şeyin -ev, araç, tasarruf- toplam değerinden borçlarımızı çıkardığımızda geriye kalan miktar. Gelir anlık bir akışken, servet yıllara, hatta nesillere yayılan bir birikim. Bu yüzden de servet, kriz anlarında insana nefes aldıran, çocuklara aktarılabilen bir güvence.

Gelir eşitsizliğine gelelim. Bu kavram, bir toplumdaki gelirin nasıl paylaşıldığını gösteriyor. Mesela Amerika'da üst gelir grubunun pastadan aldığı pay büyürken orta ve alt gelir grubunun payı küçülüyor. Yani makas gittikçe açılıyor.
Bu makası ölçmek için iktisat derslerinde de sıkça karşımıza çıkan bir araç var: Gini katsayısı. 0 ile 100 arasında değişen bu katsayı, 0'a yaklaştıkça herkesin gelirden eşit pay aldığını, 100'e yaklaştıkça ise gelirin tek bir kişide toplandığını gösteriyor. Dünya Bankası'na göre 40'ın üzerindeki ülkeler "yüksek eşitsizlik" sınıfına giriyor. Bu listenin başını, gelirin çok dar bir zümrenin elinde toplandığı Afrika ve Latin Amerika ülkeleri çekiyor. ABD ise 41 puanla orta düzey eşitsizlik grubunda yer alıyor.
Peki Türkiye nerede duruyor? TÜİK'in 2025 verilerine göre Gini katsayımız, bir önceki yıla göre çok az bir iyileşmeyle 41 puana geriledi. İlginç olan şu: Sosyal yardımları (emekli maaşı, dul-yetim aylığı, diğer transferler) hesaptan çıkardığınızda bu rakam 47,3 puana fırlıyor. Yani devletin sosyal destekleri olmasa, eşitsizlik tablomuz çok daha kötü görünecekti. Bu arada Türkiye'de yıllık ortalama hane geliri, bir önceki yıla göre %76,7 artarak 662.414 liraya çıktı.
Ama bu rakam kulağa ne kadar iyi gelse de, aldatıcı. Çünkü asıl önemli olan, gelirin ne kadar arttığı değil, enflasyon düştükten sonra elde ne kaldığı. Cepten konuşmak gerekirse: market fişi, kira, fatura hiç bu kadar ferahlamadı, değil mi? Nominal gelir artışı %76,7 olsa da, enflasyon düşüldüğünde geriye kalan reel kazanç çok daha mütevazı. Ve bu durumdan en çok, bütçesinin büyük kısmını gıda ve kiraya ayırmak zorunda kalan orta ve düşük gelirli haneler zarar görüyor.
Servet tarafına gelince, tablo çok daha çarpıcı.
Türkiye'de 2014-2024 arasında en zengin %10 ile en yoksul %50 arasındaki gelir farkı 32 kattan 35 kata çıkmış. Servet eşitsizliği ise gelir eşitsizliğinden bile ağır: En zengin %10, ülkedeki toplam servetin %68,4'üne sahip. Bunun içinde en tepedeki %1 ise tek başına servetin %35,1'ini elinde tutuyor.
En yoksul yarının payına düşense sadece %2,7.
Bu rakamlar tek bir şeyi anlatıyor: Büyüme tabana yayılmıyor, krizlerin faturası -özellikle enflasyon yoluyla- alt gelir gruplarına kesiliyor, büyümenin kazancı ise en tepedeki sermaye sahiplerine akıyor. Platon'a atfedilen şu söz tam da bu noktada akla geliyor: "Bir ülkede zenginlik birkaç kişinin elinde toplanıyorsa, o ülkenin temelleri çürüyor demektir."
İşin can alıcı tarafı, bu tablonun kendi kendini besleyen bir döngüye dönüşmesi. Gelir dağılımı ne kadar bozuksa, para biriktirebilen -yani tasarruf edebilen- kesim de o kadar daralıyor ve genelde bu iş yalnızca üst gelir grubunun elinden geliyor. Onlar biriktirdikçe servetleri büyüyor, servetleri büyüdükçe de gelirleri bir kat daha artıyor; böylece çark, en baştaki eşitsizliği daha da derinleştirecek şekilde dönmeye devam ediyor. Üstüne üstlük, birikmiş servetin değer kazanması bu makası servet sahipleri lehine daha da açıyor.
Bu döngüyü kesecek en etkili fren ise servet üzerinden alınan doğrudan vergilerdir. Böyle bir denge unsuru devreye girmezse, servetteki dengesizlik zamanla gelir dağılımındaki adaletsizliği de katlayarak büyütüyor.
Kısacası mesele sadece Türkiye'ye özgü değil, dünyada da sistem benzer bir çarpıklık üretiyor. Belki de bu bir bozulma değil; sistem zaten serveti tepede toplayacak şekilde kurulmuş gibi işliyor. Bunu değiştirmek de sadece faiz-kur ayarlamasıyla olacak iş değil. Siyasi temsildeki adaletsizliği azaltacak, sermayenin küresel gücünü dengeleyecek uluslararası mekanizmalara ihtiyaç var. Nitekim trilyonerlerin ortaya çıkması da artık ekonomik olduğu kadar siyasi bir mesele. Belli bir çıtayı aşan servet, tek başına bir zenginlik göstergesi olmaktan çıkıp doğrudan demokrasinin işleyişini zorlayan bir güce dönüşüyor -ki bu, çağımızın konuşulması gereken en önemli başlıklarından biri. Çünkü asıl mesele kişinin kasasında ne kadar para olduğu değil; o paranın ona kazandırdığı siyasi ve toplumsal nüfuz.
Belli bir eşiği aşan servet artık kamuoyu gündemini şekillendirebiliyor, siyasi karar süreçlerine müdahale edebiliyor hatta seçim sonuçlarını etkileyebiliyor.
Elon Musk örneği bu tezi gayet güzel özetliyor. 2022'de Twitter'ı 44 milyar dolara satın alması, sıradan bir ticari yatırımdan ibaret değildi; bir sosyal medya devinin tek bir kişinin ideolojik tercihlerine göre yönlendirilebilmesi, aşırı servetin demokrasi üzerinde nasıl bir baskı unsuruna dönüşebildiğini gözler önüne seriyor. Bu görüşü ilk dile getirenlerden biri de eşitsizlik konusunun önde gelen isimlerinden Fransız ekonomist Gabriel Zucman oldu.
Nitekim son birkaç yıl bu görüşü doğrular nitelikte seyretti. 2020'de 24 milyar dolar civarında serveti olan Musk, 2026'nın ortasında insanlık tarihinin ilk trilyoneri unvanını kaptı. İşin komik yanı şu ki bu unvan hiç de rahat oturulan bir taht değil: Tesla hisselerine getirilen yeni kısıtlamalar yüzünden kısa süreliğine trilyonerlik statüsünü kaybeden Musk, hemen ardından SpaceX ve Tesla hisselerindeki sert yükselişle bir günde servet hesabına 60 milyar doların üzerinde para ekledi ve yeniden tahtına oturdu.
Yani bu satırları yazarken trilyoner olan Musk, siz okurken belki yeniden milyarder olmuştur, kim bilir. Anlatmaya çalıştığım da tam olarak bu: Mesele artık kişisel bir zenginlik hikâyesi olmaktan çıktı; saatlik borsa dalgalanmalarıyla bile küresel ekonomiyi ve siyaseti sarsabilen bir güç meselesine dönüştü.
Nobel ödüllü ekonomist Joseph E. Stiglitz'e atfedilen bir söz de bu tabloyu iyi özetliyor: "Eşitsizlik, toplumsal güveni ve dayanışmayı kemiren gizli bir asittir."
Peki bütün bu tablo karşısında yapılabilecek bir şey var mı? Aslında var. Sosyal transferler hesaptan çıkarıldığında Gini katsayımızın 47,3 puana fırlaması, elimizde işleyen bir aracın olduğunu gösteriyor: İyi kurgulanmış sosyal politikalar eşitsizliği gerçekten geriletebiliyor. Ama bunu kalıcı kılmak için maaş zammı ve yardım artışı tek başına yetmiyor.
Vergi sisteminde gelir ve servet adaletini gözden geçirmek, eğitime ve nitelikli işe erişimi genişletmek, asgari ücreti enflasyondan bağımsız, öngörülebilir bir çerçeveye oturtmak gerekiyor. Yoksa her yıl açıklanan Gini katsayısı birkaç binde puanlık iyileşme ya da kötüleşme haberleriyle gündeme gelmeye devam edecek, ama vatandaşın cebindeki gerçeklik o rakamların çok gerisinde kalmaya devam edecek.
Eşitsizlikle mücadele, sadece istatistiği güzelleştirmek değil; o istatistiğin arkasındaki hayatları iyileştirmek olmalı.
Yorumlar
Kalan Karakter: