Yeni Hikâye Arayışında Makro Dengeler ve Güvenli Liman İllüzyonu
Küresel ve yerel piyasalar, merkez bankalarının şahin tonları ile reel sektörün soğuma sinyalleri arasında sıkışmış yeni bir yön arayışıyla haftaya başlıyor.
Geçtiğimiz hafta ABD’den gelen makro veriler ve içeride açıklanan enflasyon rakamları, önümüzdeki dönemin yol haritasını şekillendirecek cinsten. Ancak fiyatlamalardaki coşkuya rağmen satır araları temkinli olmamız gerektiğini fısıldıyor.
Nitekim son dönemde yayımlanan yabancı kurum raporlarında da ortak bir tema öne çıkıyor: Makro görünümdeki iyileşme artık tek başına piyasaları yukarı taşımaya yetmiyor. Yatırımcılar büyümenin kendisinden çok, fiyatlamayı besleyecek yeni bir hikâye ve yeni bir katalizör arıyor.

Küresel Likiditede Gevşeme Umudu ve “Warsh” Paradoksu
Geçtiğimiz haftanın en kritik makro kırılması ABD istihdam cephesinde yaşandı. Haziran ayı Tarım Dışı İstihdam (TDI) verisi beklentilerin altında kalarak iş gücü piyasasında belirgin bir yavaşlamaya işaret etti. Tam da Fed’in yeniden şahin tona büründüğü bir dönemde gelen bu zayıflık, ekonominin daha fazla hırpalanmaması adına faiz indirimi beklentilerini yeniden gündeme taşıdı.
ECB’nin Sintra Forumu’nda konuşan Fed Başkanı Kevin Warsh ise enflasyon beklentilerindeki yumuşamaya dikkat çekmekle birlikte piyasanın beklediği ölçüde bir faiz patikası sunmadı. Aksine, Fed’in yeniden veri odaklı ve ileri yönlendirmeden uzak bir iletişim çerçevesine döneceğinin sinyalini verdi. Warsh’ın dikkat çektiği üzere tahvil piyasasında enflasyon beklentilerinde bir gevşeme var: 10 yıllık tahvil ile enflasyon endeksli tahvil arasındaki makas, başabaş enflasyon oranında %2,23’e daralırken; 10 yıllık ileriye dönük denk enflasyon beklentisi %2,30 seviyesine geriledi.
Uzun vadeli tahvillere olan bu talep artışı, aslında piyasanın derinliklerinde güvenli varlıklara yönelimin sürdüğünü gösteriyor. Warsh haklı olabilir; ancak enflasyon ve ücretler tarafındaki yapışkanlık devam ederken zafer ilan etmek için henüz erken. Bu karmaşık sinyallerle birlikte altın ve gümüş cephesinde yukarı yönlü reaksiyon izledik. Ancak bu yükselişte körü körüne iyimser olmamak gerekiyor. Nitekim J.P. Morgan, son yükselişe rağmen kurumsal fon girişlerinin ivme kaybetmesini gerekçe göstererek 2026 yılı ortalama altın fiyat tahminini 5.708 dolardan 5.243 dolara revize etti. Bu kurumsal temkinlilik, güvenli limanlarda pozisyon alırken aşırı coşkudan kaçınmamız gerektiğinin en somut kanıtlarından biri.
Aslında burada dikkat edilmesi gereken nokta, güvenli liman kavramının çoğu zaman fiyat artışıyla özdeşleştirilmesi. Oysa kurumsal yatırımcı açısından güvenli liman; yalnızca jeopolitik risklerden korunmak değil, aynı zamanda reel faiz, likidite koşulları ve portföy çeşitlendirmesiyle birlikte değerlendirilen çok boyutlu bir yatırım tercihi. Bu nedenle fiyatlar yükselirken bile kurumsal fonların temkinli davranması şaşırtıcı değil.
Küresel tarafta bu hafta izleyeceğimiz verilere bakalım. ABD PMI verileri büyümenin öncü sinyali olarak yakından izlenecek. FOMC toplantı tutanakları ise Fed üyelerinin faiz patikasına ilişkin değerlendirmelerini daha net okumamızı sağlayacak. Perşembe günü ABD ikinci el konut satışları yüksek faiz ortamının gayrimenkul üzerindeki baskısını ölçecekken, Cuma günü gelecek Almanya TÜFE verisi ise Avrupa Merkez Bankası'nın (ECB) hareket alanını belirleyecek.
Enerji tarafında ise ABD-İran görüşmelerine verilen bir haftalık ara ve Hürmüz Boğazı’ndaki lojistik akışın kesintisiz sürmesi, petrolü yeniden savaş öncesi sakin seviyelerine taşıyarak küresel manşet enflasyon baskısını hafifletiyor. Buna ek olarak OPEC+’ın ağustos ayı için 188 bin varil/gün üretim artışını onaylaması da arz tarafındaki endişeleri önemli ölçüde yumuşattı. Böylece petrol fiyatlarındaki geri çekilme yalnızca jeopolitik tansiyonun azalmasından değil, arz dengesindeki normalleşme beklentisinden de destek buldu.
Ortada kalıcı bir barış yok; jeopolitik riskleri izlemeye devam edeceğiz. Ancak petrolün geri çekilmesi, küresel enflasyon algısı için şimdilik nefes aldırıyor.
Ankara’da NATO Zirvesi: Diplomasiden Piyasaya Yeni Bir Kaldıraç
Haftanın belki de en önemli jeopolitik ve stratejik gelişmesi, 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da gerçekleşecek olan NATO Zirvesi olacak. Trump yönetiminin Avrupa’daki askeri varlığını ve taahhütlerini azaltma eğilimi, ittifakın Türkiye’ye olan stratejik ihtiyacını daha görünür hale getiriyor. Bu durum, Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinde yeni bir diplomatik kaldıraç ve piyasalar için yeni bir hikâye alanı yaratabilir.
Bu süreç içeride piyasaya yalnızca diplomatik bir iyimserlik getirmekle kalmayabilir; aynı zamanda savunma sanayii ve teknoloji hisselerine yönelik yeni bir beklenti seti de oluşturabilir. Başta bu jeopolitik kaldıraçtan doğrudan beslenen ASELSAN olmak üzere, askeri lojistik, havacılık ve yüksek teknoloji üretimi yapan SDT Uzay ve Savunma ile Papilon Savunma gibi şirketlerde bu hafta yukarı yönlü hareketlilik ve hacim artışı görmemiz sürpriz olmayacaktır.
Elbette burada belirleyici olacak unsur yalnızca zirvenin kendisi değil; zirve sonrasında savunma sanayii alanında oluşabilecek somut iş birlikleri, ihracat anlaşmaları ve NATO tedarik zincirine yönelik yeni adımlar olacaktır. Bu nedenle kısa vadeli fiyatlamaların kalıcılığı, diplomatik başlıkların ne ölçüde ekonomik ve sektörel kazanıma dönüşeceğine bağlı olacak.
İçeride Dezenflasyon İllüzyonu ve Merkez’in İnce Ayarı
Yurt içine döndüğümüzde, Haziran ayı TÜFE verisinin aylık %0,99, yıllık bazda ise %32,11 gelmesi piyasada erken bir dezenflasyon sevinci yarattı. Ancak baz etkisiyle gelen bu düşüşe bakıp zafer ilan etmek yanıltıcı olur. Yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatlarındaki çözülme ve dolarizasyon oranının %36,7 seviyesine gerilemesi TL’ye güven açısından son derece olumlu; fakat bu eğilimin ne kadar kalıcı olacağı hâlâ büyük bir soru işareti.
Merkez Bankası’nın yol haritasına dair öngörüme bakacak olursak; Hatırlanacağı üzere TCMB, geçmiş dönemde Körfez Savaşının başlamasına istinaden makroihtiyati tedbirlerle borçlanma faizini 300 baz puan artırarak fiilen %40 seviyelerine çekmişti. Güçlü senaryom, bu ayki Para Politikası Kurulu toplantısında Merkez Bankası’nın politika faizi ile borçlanma faizi arasındaki farkı teknik bir sadeleşmeyle birbirine yaklaştırmasıdır. Eğer kurumsal ve makro süreçler bu şekilde sakin ilerlemeye devam ederse, Eylül ayında piyasayı rahatlatabilecek sembolik bir 100 baz puanlık ilk faiz indiriminin masaya gelebileceğini düşünüyorum.
Ancak burada temkinli duruşu elden bırakmamak şart. TCMB rezervlerindeki haftalık değişimler, ticari ve bireysel kredi kalitesindeki sinyaller, carry trade kanalıyla biriken sıcak paranın ani çıkış riski ve reel sektörün döviz açığı rakamları bize yapısal kırılganlıkların hâlâ masada olduğunu hatırlatıyor. Kısacası, arkamıza yaslanacak bir konforda değiliz.
BIST 100’de Teknik Sıkışma ve Yabancı Rotasyonu
Teknik açıdan BIST 100 endeksinde zayıf tepki denemeleri devam ediyor. Endeksin yönünü kalıcı olarak yukarı çevirebilmesi için 14.500 direncinin hacimli şekilde kırılması şart. Ekranı incelediğimizde endeksin tam da 14.235 puan seviyesinden geçen 55 günlük hareketli ortalamanın hemen üzerinde dengelenmeye çalıştığını görüyoruz. Bu seviyenin üzerinde kalınması teknik olarak umut verici; ancak momentum hâlâ cılız.
Geçen haftanın saklanan takaslarında kurumsal yabancı hamleleri ise bu sıkışık piyasada hisse bazlı ayrışmaların devam edebileceğini gösterdi. Bank of America (BofA), petrol fiyatlarındaki düşüşün de desteklediği bir motivasyonla TÜPRAŞ’ta 830 milyon TL’lik net alım gerçekleştirdi. Yabancının radarında TÜPRAŞ’ın yanı sıra Astor Enerji ve TAB Gıda öne çıkan diğer hisseler oldu.
Buna karşın yabancının en yoğun çıkış yaptığı yer bankacılık sektörüydü. BofA, geçtiğimiz hafta Akbank’ta 2,7 milyar TL’lik net satış yaparken, Yapı Kredi ve Koç Holding hisselerindeki satış baskısını da sürdürdü. Bu durum, yabancının endeks genelinde topyekûn bir ralliye inanmaktan ziyade, yüksek faiz ortamında sıkışabilecek banka kârlarından realize olup hikâyesi olan sanayi ve enerji hisselerine doğru seçici bir rotasyon izlediğini gösteriyor.
Aslında bu tablo yalnızca hisse tercihini değil, yabancının risk bütçesini yeniden dağıttığını da ortaya koyuyor. Endeks genelinde agresif pozisyon almak yerine hikâyesi ve teması güçlü sektörlere yönelen bu yaklaşım, son dönemde küresel fon akımlarında da gözlemlediğimiz seçici risk alma davranışıyla büyük ölçüde örtüşüyor.
Sonuç
Özetle piyasalar artık yalnızca faiz kararlarını ya da enflasyon verilerini fiyatlamıyor. Asıl fiyatlanan unsur, bu verilerin yeni bir yatırım hikâyesi üretip üretemeyeceği. Küresel ölçekte merkez bankalarının iletişim dili sadeleşirken yatırımcı davranışı daha seçici ve daha temkinli bir karakter kazanıyor. Türkiye tarafında ise dezenflasyon süreci olumlu ilerlese de kalıcı sermaye girişini sağlayacak unsur yalnızca fiyat istikrarı değil; öngörülebilirlik, reform ivmesi ve güven olacak.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde piyasaların pusulasını tek bir veri değil, makro dengelerin birlikte oluşturduğu yeni hikâye belirleyecek. Risklerin niteliği değişiyor olabilir; ancak sermayenin yönünü belirleyen temel dinamik hâlâ aynı: Güven, öngörülebilirlik ve sürdürülebilir hikâyeler.
Yorumlar
Kalan Karakter: