Küresel İllüzyon Bitti: Hürmüz’den MSCI’ya Yeni Makro Denklem
Özellikle yabancı kurumların altın fiyatlarına ilişkin giderek gerçeklikten uzaklaşan tahminlerinin sürdürülebilir olmadığını, bu projeksiyonların er ya da geç aşağı yönlü revize edileceğini ifade etmiştim. Nitekim beklenen oldu; küresel yatırım bankaları birbiri ardına tahminlerini aşağı çekmeye başladı.
Hafta içinde Bank of America (BofA), Fed’in beklenenden daha uzun süre sıkı para politikası uygulayacağı beklentisiyle 2026 yılı ortalama ons altın tahminini %14 düşürerek 5.093 dolardan 4.360 dolara revize etti. Hemen ardından HSBC de 2026 yılı ortalama ons altın beklentisini 4.864 dolardan 4.560 dolara düşürdü. Uluslararası kurum raporlarında artık fiyatların yılın geri kalanında 3.800-4.700 dolar bandında dengelenebileceği senaryoları daha fazla ağırlık kazanıyor.
Bu revizyonlar yalnızca altına ilişkin beklentilerin değiştiğini göstermiyor; aynı zamanda piyasanın uzun süredir satın aldığı “jeopolitik risk her koşulda altını yukarı taşır” anlayışının da sorgulanmaya başladığını ortaya koyuyor. Çünkü altının yönünü belirleyen temel değişken yalnızca jeopolitik gelişmeler değil; ABD 10 yıllık tahvil faizleri, dolar endeksi (DXY) ve başabaş enflasyon beklentilerinin oluşturduğu makro fiyatlama setidir. Enerji fiyatlarının yeniden yükselişe geçtiği bir ortamda bu üç göstergenin aynı yönde hareket etmesi, gelişmekte olan ülke varlıkları üzerindeki baskıyı da belirgin şekilde artırabilir. Özellikle altınla ilgili detaylı bir çalışmamı önümüzdeki günlerde paylaşacağım.
Tam da bu makro fiyatlama seti yeniden şekillenirken, piyasanın odağı bir kez daha Orta Doğu’ya çevrildi. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını açıklaması ve bölgede tansiyonun yeniden yükselmesi, küresel piyasalarda enerji arzına ilişkin endişeleri tekrar gündemin ilk sırasına taşıdı. Hürmüz’de yaşanabilecek uzun süreli bir aksama yalnızca jeopolitik bir kriz değil, aynı zamanda küresel makro dengeleri yeniden şekillendirebilecek güçlü bir arz şoku anlamına geliyor.
Eğer enerji arzındaki bu baskı kalıcı hale gelir ve ham petrol yeniden 100 dolar psikolojik eşiğinin üzerine yerleşirse, küresel enflasyon görünümü yeniden bozulabilir. Böyle bir senaryoda Fed’in faiz indirimlerini daha uzun süre ertelemesi, hatta gerektiğinde ilave sıkılaşma tartışmalarının yeniden gündeme gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
İşte bu nedenle Salı ve Çarşamba günü açıklanacak ABD enflasyon verileri piyasalar açısından kritik önem taşıyor.
Beklentilerin üzerinde gelecek bir TÜFE verisi, enerji maliyetlerinin enflasyona yeniden yansımaya başladığı algısını güçlendirebilir. Böyle bir durumda ABD tahvil faizlerinde yukarı yönlü hareketlerin hızlanması, dolar endeksinin güç kazanması ve gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akımlarının zayıflaması beklenebilir. Altın ise jeopolitik desteğe rağmen yükselen reel faiz baskısıyla yeniden satış baskısı altında kalabilir.
Beklentilerin altında açıklanacak bir veri ise enerji kaynaklı risklere rağmen çekirdek enflasyonda kontrollü bir görünümün korunduğu algısını destekleyebilir. Bu senaryo Fed üzerindeki baskıyı sınırlayarak riskli varlıklara kısa vadeli bir soluklanma alanı yaratabilir.
Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir nokta var. İlk bakışta birbirinden tamamen farklı görünen Hürmüz gerilimi ile Türkiye açısından olası CAATSA normalleşmesi aslında aynı makro denklemin iki farklı yüzünü oluşturuyor. Bir tarafta küresel risk iştahını baskılayan enerji kaynaklı jeopolitik riskler bulunurken, diğer tarafta Türkiye’nin risk primini aşağı çekebilecek potansiyel diplomatik gelişmeler yer alıyor. Önümüzdeki dönemde piyasaların yönünü de büyük ölçüde bu iki kuvvet arasındaki denge belirleyecek.
İçeride Taze Makro Veri: Cari Denge, Piyasada Likidite Kıskacı
Küresel cephede riskler yeniden yükselirken, içeride de makro veriler yatırımcıların odağında kalmayı sürdürüyor. Bu sabah, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) açıkladığı Mayıs ayı ödemeler dengesi verilerine göre cari işlemler hesabı 1,5 milyar dolar açık verdi. Piyasa beklentisi yaklaşık 1 milyar dolar seviyesindeydi. İlk bakışta beklentilerin üzerinde gelen bu rakam olumsuz algılanabilecek olsa da, alt kalemler incelendiğinde daha dengeli bir tablo ortaya çıkıyor.
Her şeyden önce altın ve enerji hariç cari işlemler hesabının 3,62 milyar dolar fazla vermesi, ekonominin çekirdek dinamiklerinin direnç üretmeye devam ettiğini gösteriyor. Mayıs ayında ihracat ve ithalatta yaşanan genel daralma cari açığı bir miktar yukarı taşımış olsa da yaz aylarında hız kazanan turizm sezonu ve hizmet gelirlerinin bu baskıyı önemli ölçüde kompanse etmesi bekleniyor.
Olumlu dikkat çeken bir diğer unsur ise Net Hata Noksan kalemindeki normalleşme oldu. Önceki aylarda kaynağı belirsiz sermaye girişleriyle dikkat çeken bu kalemin daha makul seviyelere gerilemesi, ödemeler dengesi verisinin kalitesi ve şeffaflığı açısından önemli bir kazanım olarak değerlendirilebilir.
Buna karşın makro göstergelerdeki görece dayanıklılık henüz Borsa İstanbul’a güçlü bir ivme kazandırabilmiş değil. Teknik görünümde 14.200 puan seviyesi kritik destek konumunu korurken, jeopolitik risklerin yeniden yükseldiği mevcut konjonktürde agresif uzun pozisyonlar yerine risk yönetiminin ön planda tutulması gerektiğini düşünüyorum.
Ticari kredi faizleri %48-%52 bandında seyrederek son 1 yılın zirvesine yerleşti. Borsanın önündeki en önemli engellerden ilki reel sektör üzerindeki finansman baskısı. Ticari kredi faizlerinin yüksek seviyelerde seyretmesi üretim ve yatırım iştahını sınırlandırırken, şirket bilançoları üzerinde de maliyet baskısını artırıyor. Finansman maliyetlerinin bu denli yüksek olduğu bir ortamda şirket kârlılıklarında kalıcı bir ivme beklemek kolay görünmüyor.
İkinci önemli başlık ise halka arzların negatif dışsallığı yani piyasa likiditesi üzerindeki etkisi. Son dönemde art arda gerçekleşen halka arzlar sisteme yeni kaynak çekmekten çok, mevcut yerli yatırımcı likiditesini ikincil piyasadan çekerek farklı alanlara yönlendiriyor. Ayrıca bu halka arzlar küresel dev yabancı kurumsal yatırımcıların pozisyon açabileceği büyüklükte ve derinlikte değil. Sonuç olarak, yerli yatırımcının parası ikincil piyasadaki derin, lokomotif hisselerden çıkıyor bu küçük halka arzlara akıyor. Yani piyasaya yeni para girmiyor; mevcut para yalnızca el değiştiriyor, mevcut likidite de parçalanıyor. Bu durum yalnızca endeks performansını baskılamakla kalmıyor, aynı zamanda likiditenin verimsiz tahsisine ve fiyat keşif mekanizmasının zayıflamasına da neden oluyor.
Bu noktada Sermaye Piyasası Kurulu’nun serbest fonlara yönelik hazırladığı düzenlemeleri de not etmek gerekiyor. Piyasadaki likidite dengesini yeniden tesis etmeye yönelik bu adım, gecikmiş olsa da doğru yönde atılmış önemli bir düzenleme niteliği taşıyor.
MSCI Uyarısı: Likidite Sorununun Küresel Yansıması
Ancak piyasanın karşı karşıya olduğu yapısal sorun yalnızca içerideki likidite dağılımıyla sınırlı değil. Uluslararası yatırımcı cephesinde de dikkat çekici bir güven testi yaşanıyor.
MSCI’ın 2026 Piyasa Sınıflandırma Raporu, Borsa İstanbul açısından son yılların en kritik uyarılarından birini içeriyor. Çünkü MSCI Gelişmekte Olan Piyasalar Endeksi, yalnızca bir gösterge niteliği taşımıyor; aynı zamanda trilyonlarca dolarlık küresel pasif ve aktif fonun sermaye dağılımını belirleyen en önemli referanslardan biri olmayı sürdürüyor. Dolayısıyla bu endekse ilişkin değerlendirmeler, Türkiye’ye yönelik yabancı sermaye akımlarını doğrudan etkileyebilecek potansiyele sahip.
Raporda özellikle bazı küçük ölçekli şirketlerde fiili dolaşımdaki pay miktarına ilişkin şeffaflık sorunları ile koordineli işlemlere yönelik uluslararası yatırımcıların dile getirdiği endişelere dikkat çekiliyor. SPK’nın serbest dolaşıma ilişkin attığı son düzenleyici adımlar olumlu karşılanmakla birlikte, MSCI bu adımların tek başına yeterli olmayabileceği mesajını veriyor. Raporda, gerçek faydalanıcı yapısının daha şeffaf hale getirilmesi ve piyasa gözetim mekanizmalarının güçlendirilmesi yönünde ilave ilerleme beklendiği açıkça ifade ediliyor.
Kasım ayında gerçekleştirilecek endeks değerlendirmesi bu açıdan kritik önem taşıyor. Beklenen yapısal iyileşmenin sağlanamaması halinde MSCI’ın Türkiye’nin piyasa erişilebilirliğini yeniden değerlendirmeye yönelik resmi bir inceleme süreci başlatabileceğine ilişkin mesajı, yabancı yatırımcı algısı açısından dikkatle izlenmesi gereken önemli bir risk başlığı olarak öne çıkıyor.
Üstelik açığa satış düzenlemeleri sonrasında yabancı yatırımcıların karşılaştığı operasyonel maliyetlerin de raporda ayrıca vurgulanması, piyasa erişilebilirliği tartışmasının yalnızca likiditeyle sınırlı olmadığını; kurumsal yatırımcı güvenini doğrudan etkileyen daha geniş bir yapısal çerçeveye dönüştüğünü gösteriyor.
Borsa İstanbul’un yeniden kalıcı yabancı girişleriyle buluşabilmesi yalnızca faiz veya makro verilerle mümkün görünmüyor. Piyasa derinliği, kurumsal yönetişim, şeffaflık ve uluslararası endeks sağlayıcılarının beklentilerine uyum artık en az makro göstergeler kadar belirleyici hale gelmiş durumda
Bu nedenle önümüzdeki dönemde Borsa İstanbul açısından asıl sınav yalnızca faiz indirimi beklentileri değil, uluslararası yatırımcı nezdinde yeniden güven inşa edebilmek olacak.
NATO Sonrası Yeni Hikâye Mümkün mü?
Bu sorunun cevabı ise büyük ölçüde Ankara-Washington hattında yürütülen savunma diplomasisinin seyrinde gizli.Piyasaların uzun süredir ihtiyaç duyduğu yeni katalizör, belki de ekonomik verilerden değil; jeopolitik ve diplomatik gelişmelerden doğabilir.
NATO Zirvesi sonrasında ABD ile Türkiye arasında savunma sanayi alanında verilen mesajlar, özellikle CAATSA yaptırımlarının geleceğine ilişkin beklentileri yeniden gündeme taşıdı. Şimdilik ortada kesinleşmiş bir karar bulunmasada, diplomatik kanallardan gelen daha yapıcı mesajlar piyasanın bu ihtimali yeniden fiyatlamaya başladığını gösteriyor. Trump’ın özellikle Türkiye’ye yönelik CAATSA yaptırımları konusunda kurduğu müphem, ucu açık cümleler piyasa aktörleri için yeni bir oyun planının habercisi olabilir.
Şimdi bu müphemlikten beslenen bir makro yükseliş senaryosu düşünelim.
Önümüzdeki aylarda CAATSA yaptırımlarının kaldırılması yönünde somut adımların atıldığını, F-35 satışı için Pentagon’dan resmi bildirim yayınlandığını, KAAN projesinin kalbi olan F110 motor tedarikinde ilerleme sağlandığını ve Türkiye’nin Avrupa’nın savunma finansmanı mekanizmalarıyla daha güçlü entegrasyon kurduğunu varsayalım.
Böyle bir tablo yalnızca savunma sanayii açısından değil, Türkiye’nin ülke risk primi açısından da önemli bir kırılma yaratabilir. CDS primindeki olası gerileme, yabancı yatırımcı algısını güçlendirirken hem Borsa İstanbul hem de TL cinsi tahvil piyasasında yeni bir fiyatlama döneminin kapısını aralayabilir.
Nitekim piyasanın bu ihtimale ne kadar duyarlı olduğunu son günlerde açık biçimde gördük. Türkiye’nin elindeki S-400 sistemlerine ilişkin kulis haberleri gündeme gelir gelmez tahvil faizlerinde yaşanan geri çekilme, yatırımcıların Batı ile ilişkilerde olası bir normalleşmeyi ne kadar yakından takip ettiğini ortaya koydu.
Bu senaryonun en güçlü adayları ise hiç kuşkusuz savunma sanayii şirketleri ve bankacılık sektörü olacaktır. Çünkü yabancı sermaye girişlerinin yeniden hız kazanacağı bir ortamda hem büyüme beklentileri hem de iskonto oranları aynı anda olumlu yönde etkilenebilir.
Sonuç
Önümüzdeki dönemde piyasalar artık tek bir değişkeni değil; enerji fiyatlarını, küresel enflasyon beklentilerini, ABD tahvil piyasasını, dolar endeksini ve jeopolitik gelişmeleri aynı anda fiyatlamak zorunda kalacak.
Bir tarafta Hürmüz kaynaklı enerji riski küresel enflasyon beklentilerini yeniden yukarı çekme potansiyeli taşırken, diğer tarafta Türkiye açısından CAATSA başlığı etrafında şekillenebilecek diplomatik normalleşme süreci ülke risk primini aşağı çekebilecek önemli bir fırsat sunuyor.
Dolayısıyla önümüzdeki dönemde yatırımcıların yalnızca günlük manşetlere değil; küresel sermaye akımlarına, tahvil piyasasına ve makro göstergelerin birlikte verdiği sinyallere odaklanması gerekiyor.
Yeni dönemde tek başına makro verileri ya da jeopolitik gelişmeleri okumak yeterli olmayacak; önemli olan bu başlıkların birbirini nasıl beslediğini doğru analiz edebilmek olacak.
Çünkü yeni dönemde piyasaları belirleyecek olan şey, tek başına iyimserlik ya da kötümserlik değil; küresel risklerle yerel fırsatların aynı anda nasıl fiyatlanacağı olacak.
Yorumlar
Kalan Karakter: