Güldem Atabay Şanlı yeni makalesinde piyasanın da merak ettiği soruya yanıt arıyor
Güldem Atabay Şanlı son günlerde düşüşüyle dikkat çeken Lira’ya yönelik Ahval’de yer alan yeni makalesinde para birimimizin daha ne kadar zayıflayabileceği sorusuna yanıt arıyor.Hükümetin uygulamakta olduğu basiretsiz ekonomi politikası ve gerçekçi olmayan ekonomi teorilerini uygulamaya koyma konusundaki inadı, önümüzdeki aylarda TL’nin daha da değer kaybedeceğinin habercisi.Şu anda yüzde 10,2’de olan tüketici enflasyonu zaten liranın üzerindeki en temel baskıyı yaratan faktör. Hükümetin geçen yılki yüzde 7,4’lük büyüme sonrası 2018 için de kör gözüm parmağına yüzde 5 ve üzeri büyümede ısrar etmekte oluşu da diğer önemli bir faktör.
Mart verilerine göre çekirdek enflasyonun yüzde 11,4’e yükselmiş oluşu zaten enflasyonun güçlenerek yükseleceğini yansıtmakta. Zaten mevcut veriler ve gidişat Türkiye’de enflasyonun artık çift hanelere yerleştiğinin ve önlem alınmadıkça da çift hanelerde yapışkan hale dönüşmekte olduğunu net bir şekilde anlatıyor.Üstelik yerlilerin mevduatları içinde doların payı toplama oran olarak giderek artmakta. Yaklaşık bir sene önce M2 para tabanı içinde yüzde 33 payı olan döviz mevduatlarının payı şimdilerde yüzde 40 civarında seyretmekte.Dönem dönem lira hızlı değer kaybettikçe satışlar gelse de, yerliler yüksek enflasyon ve politik sertliğin yarattığı ortamda kendilerini korumak için döviz almaya devam ediyorlar.Daha da önemlisi, lira değer kaybettikçe maliyet tarafında oluşan baskılar yüzünden çekirdek enflasyonun da yükselmesi döngüsü yakın zamanda hız kesecek gibi de görünmüyor. İç talebin sürekli beslenmesi bu döngüyü daha da kuvvetli hale getiriyor.Üretici fiyatları endeksinin yüzde 15’te olması da zaten maliyet taraflı enflasyonun önümüzdeki aylarda artarak TÜFE tarafına yansıyacağını anlatıyor. Hele bir de liranın Mart’ın son haftasından bu yana devam eden güçlü değer kaybının daha enflasyon üzerinde üç dört ay baskı kuracağını da eklemek gerek.
Kendi haline bırakıldığında yavaşlama belirtileri göstermeye başlayan ekonomide soğuma aslında enflasyon dinamiklerine olumlu yansıyacaktı.Güven endeksleri ve özel bankaların kredi artış hızları hep iç talebin yavaşlamaya başladığını gösteriyor. Fakat tabi yaz aylarında yapılacak bir erken seçim hakkında şüpheleri artırırcasına, hükümet yeni mali destekler yoluyla ekonomik büyümeyi güçlendirme çalışmalarına devam ediyor.Ekonomik büyümeyi desteklemek aşırı ısınma emareleri gösteren bir ekonomide yangına körükle gitmekten başka bir anlama gelmiyor şu aşamada. Üstelik mevduat faizi yüzde 14, kredi faizleri ise yüzde 16-18 civarındayken, oluşan olumsuz hava nedeniyle açıklanan önlemlerin iç talep üzerinde patlama yapması zaten gerçekçi bir beklenti değil.Somut bir hedefe yönelemeyen bu önlemler bütçe açığının daha ne kadar bozulabileceği hesaplarının başlamasına neden oluyor.
Lira üzerinde daha büyük bir riski tabi dış ticaret açığındaki muazzam genişleme yaratıyor.Resmi verilere göre yılın ilk iki ayında dış ticaret açığındaki genişleme yüzde 84 ve açık seviyesi de 15 milyar dolar. Dış ticaret açığındaki artış hızı önümüzdeki aylarda baz etkisi sayesinde yavaşlayacak.Fakat önümüzdeki aylarda açığın küçülmeyeceğini de eklemek gerek mevcut iç talebi körükleyici politikalarla. AB ekonomilerindeki toparlanmayı da bu resmin üzerine eklersek, son ürün ihracat malı üretiminde kullanılan ara malı ithalatının güçlü kalmaya devam edeceğini söyleyebiliriz. Bu da tabi carı açığın GSMH’ye oran olarak 2018 sonunda yüzde 6’ya doğru gidişine destek verecek.Bir de Türkiye’de başta özel sektör olmak üzere yüksek dış borç sorunu mevcut. Dış borcun GSMH’ye oranı yüzde 50’yi yakalamış durumda. Özel şirketlerin açık döviz pozisyonu da GSMH’nin yüzde 25’inde.12 aylık dış borçlanma ihtiyacının seviyesi de 230 milyar dolar civarında. Tüm bu rakamlar büyük dengesizliklere işaret ederek liranın değer kaybını önümüzdeki aylarda destekleyecek veriler.Makroekonomik veriler liranın değer kaybını böylesi destekleyici olurken, merkez bankasının enflasyon konusundaki sessizliği kulakları sağır edici boyutta. Problemin kökünde negatif reel faizler bulunurken, önümüzdeki seçim uğruna faiz artışından kaçmak bulunuyor.
2001 krizi sonrasında yapılan en önemli reformlardan birisi olan merkez bankası özerkliği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sadece kendine ait “yüksek faiz enflasyon nedenidir “ iddiası altında her geçen gün zayıflıyor.En güçlü ağızdan yüksek faizin enflasyon sebebi olarak nitelendirildiği ortamda, merkez bankasının da eli kolu bağlı bulunuyor. Bankanın son iki yıla yayarak fonlama faizinin yüzde 8’den yüzde 12,7 seviyesine yükseltmiş oluşu da enflasyonun yükselmesinin ardından çok geç ve çok az ölçekte geldiğinden etkisiz kalıyor.Enflasyon hedeflemesi yapan bir merkez bankasının, enflasyon yönetiminde enflasyon yükseldikten sonra harekete geçmesi yerine enflasyon konusunda baştan önleyici bir tavır izlemesi gerekli. Gelinen aşamada, merkez bankası 2001 krizinden sonra zorla elde ettiği güvenilirliğinin büyük kısmını tüketmiş durumda.Liranın reel anlamda geldiği seviye 2001 krizi seviyesindeki kadar zayıf. Dolayısıyla, bu aşamadan sonra enflasyonun kontrol altına alınabilmesi için, çok daha büyük bir faiz artışına ihtiyaç var ve merkez bankası da bu adımı atacak güçte değil ne yazık ki.Hele ki, son enflasyon değerlendirme notunda bankanın kendisini hala sıkı para politikası uyguluyor olarak betimlemesi sonrasında. Tabi enflasyonun seviyesi ve liranın hızlı değer kaybı başka bir gerçeğe işaret ediyor. Bankanın iletişim politikası artık umut vaat etmekten çok uzak.Liranın değer kaybını devam ettirecek son fakat belki de en önemli değişkenlerden birisi de tabi, hükümetin “yüksek faiz lobisini” hedefine koyarak savaş açma aşamasında oluşu.Cumhurbaşkanı Erdoğan yeniden ve bu sefer bakanlarla yapılan toplantılar ekseninde topyekûn bir çalışmayla faizleri düşürmek niyetinde. Bugünün Türkiye’sinde cumhurbaşkanı kafasına koyduğu bir hareket yapmak istediğinde, sonuçları ne olursa olsun bu adımı atmakla meşhur.Seçim öncesinde kendisine en büyük rakip olarak yüksek faizi gören Erdoğan, makroekonomik teorileri bir yana koyarak şahsına münhasır yöntemlerle yüksek faizle savaşmaya hazır görünüyor. Kendi hatalarının sonucu olan yüksek enflasyona rağmen hem de.
Merkez bankasının hareketsizliği veri olarak alınırsa, Halkbank için Atilla-Zarrab davası nedeniyle gelecek cezanın da Nisan ayında bekleniyor oluşu, liranın daha bir süre baskı altında kalacağının habercisi.Kısaca, önümüzdeki dönemde tüm faktörler liranın değer kaybının devam etmesini destekler nitelikte. Hükümetin yaz aylarında erken seçimlere gitmesi halinde lirada geçici bir rahatlama yaşanması olasılığı var tabi.Ancak seçim sonrası dönemde değer kaybının devam edeceği görülebiliyor. En iyi olasılıkla, en az enflasyon kadar daha değer kaybederek USD/TL sene sonunda 4,35 civarında beklenebilir.Enflasyon geçici olarak gevşerse fırsattan yararlanıp hesapsızca yapılacak bir faiz indirimi ise, beklenen devalüasyonun sadece daha çabuk ve daha fazla gelmesiyle sonuçlanacak.
Mart verilerine göre çekirdek enflasyonun yüzde 11,4’e yükselmiş oluşu zaten enflasyonun güçlenerek yükseleceğini yansıtmakta. Zaten mevcut veriler ve gidişat Türkiye’de enflasyonun artık çift hanelere yerleştiğinin ve önlem alınmadıkça da çift hanelerde yapışkan hale dönüşmekte olduğunu net bir şekilde anlatıyor.Üstelik yerlilerin mevduatları içinde doların payı toplama oran olarak giderek artmakta. Yaklaşık bir sene önce M2 para tabanı içinde yüzde 33 payı olan döviz mevduatlarının payı şimdilerde yüzde 40 civarında seyretmekte.Dönem dönem lira hızlı değer kaybettikçe satışlar gelse de, yerliler yüksek enflasyon ve politik sertliğin yarattığı ortamda kendilerini korumak için döviz almaya devam ediyorlar.Daha da önemlisi, lira değer kaybettikçe maliyet tarafında oluşan baskılar yüzünden çekirdek enflasyonun da yükselmesi döngüsü yakın zamanda hız kesecek gibi de görünmüyor. İç talebin sürekli beslenmesi bu döngüyü daha da kuvvetli hale getiriyor.Üretici fiyatları endeksinin yüzde 15’te olması da zaten maliyet taraflı enflasyonun önümüzdeki aylarda artarak TÜFE tarafına yansıyacağını anlatıyor. Hele bir de liranın Mart’ın son haftasından bu yana devam eden güçlü değer kaybının daha enflasyon üzerinde üç dört ay baskı kuracağını da eklemek gerek.
Kendi haline bırakıldığında yavaşlama belirtileri göstermeye başlayan ekonomide soğuma aslında enflasyon dinamiklerine olumlu yansıyacaktı.Güven endeksleri ve özel bankaların kredi artış hızları hep iç talebin yavaşlamaya başladığını gösteriyor. Fakat tabi yaz aylarında yapılacak bir erken seçim hakkında şüpheleri artırırcasına, hükümet yeni mali destekler yoluyla ekonomik büyümeyi güçlendirme çalışmalarına devam ediyor.Ekonomik büyümeyi desteklemek aşırı ısınma emareleri gösteren bir ekonomide yangına körükle gitmekten başka bir anlama gelmiyor şu aşamada. Üstelik mevduat faizi yüzde 14, kredi faizleri ise yüzde 16-18 civarındayken, oluşan olumsuz hava nedeniyle açıklanan önlemlerin iç talep üzerinde patlama yapması zaten gerçekçi bir beklenti değil.Somut bir hedefe yönelemeyen bu önlemler bütçe açığının daha ne kadar bozulabileceği hesaplarının başlamasına neden oluyor.
Lira üzerinde daha büyük bir riski tabi dış ticaret açığındaki muazzam genişleme yaratıyor.Resmi verilere göre yılın ilk iki ayında dış ticaret açığındaki genişleme yüzde 84 ve açık seviyesi de 15 milyar dolar. Dış ticaret açığındaki artış hızı önümüzdeki aylarda baz etkisi sayesinde yavaşlayacak.Fakat önümüzdeki aylarda açığın küçülmeyeceğini de eklemek gerek mevcut iç talebi körükleyici politikalarla. AB ekonomilerindeki toparlanmayı da bu resmin üzerine eklersek, son ürün ihracat malı üretiminde kullanılan ara malı ithalatının güçlü kalmaya devam edeceğini söyleyebiliriz. Bu da tabi carı açığın GSMH’ye oran olarak 2018 sonunda yüzde 6’ya doğru gidişine destek verecek.Bir de Türkiye’de başta özel sektör olmak üzere yüksek dış borç sorunu mevcut. Dış borcun GSMH’ye oranı yüzde 50’yi yakalamış durumda. Özel şirketlerin açık döviz pozisyonu da GSMH’nin yüzde 25’inde.12 aylık dış borçlanma ihtiyacının seviyesi de 230 milyar dolar civarında. Tüm bu rakamlar büyük dengesizliklere işaret ederek liranın değer kaybını önümüzdeki aylarda destekleyecek veriler.Makroekonomik veriler liranın değer kaybını böylesi destekleyici olurken, merkez bankasının enflasyon konusundaki sessizliği kulakları sağır edici boyutta. Problemin kökünde negatif reel faizler bulunurken, önümüzdeki seçim uğruna faiz artışından kaçmak bulunuyor.
2001 krizi sonrasında yapılan en önemli reformlardan birisi olan merkez bankası özerkliği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sadece kendine ait “yüksek faiz enflasyon nedenidir “ iddiası altında her geçen gün zayıflıyor.En güçlü ağızdan yüksek faizin enflasyon sebebi olarak nitelendirildiği ortamda, merkez bankasının da eli kolu bağlı bulunuyor. Bankanın son iki yıla yayarak fonlama faizinin yüzde 8’den yüzde 12,7 seviyesine yükseltmiş oluşu da enflasyonun yükselmesinin ardından çok geç ve çok az ölçekte geldiğinden etkisiz kalıyor.Enflasyon hedeflemesi yapan bir merkez bankasının, enflasyon yönetiminde enflasyon yükseldikten sonra harekete geçmesi yerine enflasyon konusunda baştan önleyici bir tavır izlemesi gerekli. Gelinen aşamada, merkez bankası 2001 krizinden sonra zorla elde ettiği güvenilirliğinin büyük kısmını tüketmiş durumda.Liranın reel anlamda geldiği seviye 2001 krizi seviyesindeki kadar zayıf. Dolayısıyla, bu aşamadan sonra enflasyonun kontrol altına alınabilmesi için, çok daha büyük bir faiz artışına ihtiyaç var ve merkez bankası da bu adımı atacak güçte değil ne yazık ki.Hele ki, son enflasyon değerlendirme notunda bankanın kendisini hala sıkı para politikası uyguluyor olarak betimlemesi sonrasında. Tabi enflasyonun seviyesi ve liranın hızlı değer kaybı başka bir gerçeğe işaret ediyor. Bankanın iletişim politikası artık umut vaat etmekten çok uzak.Liranın değer kaybını devam ettirecek son fakat belki de en önemli değişkenlerden birisi de tabi, hükümetin “yüksek faiz lobisini” hedefine koyarak savaş açma aşamasında oluşu.Cumhurbaşkanı Erdoğan yeniden ve bu sefer bakanlarla yapılan toplantılar ekseninde topyekûn bir çalışmayla faizleri düşürmek niyetinde. Bugünün Türkiye’sinde cumhurbaşkanı kafasına koyduğu bir hareket yapmak istediğinde, sonuçları ne olursa olsun bu adımı atmakla meşhur.Seçim öncesinde kendisine en büyük rakip olarak yüksek faizi gören Erdoğan, makroekonomik teorileri bir yana koyarak şahsına münhasır yöntemlerle yüksek faizle savaşmaya hazır görünüyor. Kendi hatalarının sonucu olan yüksek enflasyona rağmen hem de.
Merkez bankasının hareketsizliği veri olarak alınırsa, Halkbank için Atilla-Zarrab davası nedeniyle gelecek cezanın da Nisan ayında bekleniyor oluşu, liranın daha bir süre baskı altında kalacağının habercisi.Kısaca, önümüzdeki dönemde tüm faktörler liranın değer kaybının devam etmesini destekler nitelikte. Hükümetin yaz aylarında erken seçimlere gitmesi halinde lirada geçici bir rahatlama yaşanması olasılığı var tabi.Ancak seçim sonrası dönemde değer kaybının devam edeceği görülebiliyor. En iyi olasılıkla, en az enflasyon kadar daha değer kaybederek USD/TL sene sonunda 4,35 civarında beklenebilir.Enflasyon geçici olarak gevşerse fırsattan yararlanıp hesapsızca yapılacak bir faiz indirimi ise, beklenen devalüasyonun sadece daha çabuk ve daha fazla gelmesiyle sonuçlanacak. 










































