Varlık ve Bilgi Kanıtının Zor Halleri
Reklam
Şükrü Alkan

Şükrü Alkan

FELSEFİ BAKIŞ

Varlık ve Bilgi Kanıtının Zor Halleri

14 Ekim 2021 - 18:25

Varlık ve Bilgi Kanıtının Zor Halleri 

İlk aklıma gelen soru : Tecrübe koşuldan daha önemli mi? Yada daha büyük müdür? Eğer tecrübe şart veya koşuldan daha küçük ise tecrübemize daha az güvenebiliriz.

Tecrübe koşuldan daha ağır basıyorsa, tecrübemize dayalı eyleme geçsek de geçmiş zamanın koşullarından elde edilen her tecrübe an ve gün içinde geçerli olmayabilir. Tecrübelerimiz şartlardan daha nitelikli ise şartlardan şüphe edebiliriz.

Tecrübe şarttan küçük olduğunda alışılagelmiş a prioriler devreye girer. Bu apriorler metafizik pozisyonunda olduğumuzu hatırlatmaz, çünkü insan, varlık ve bireysel süje olarak çare üretmek adına yola çıkar ve bu çareleri bazen maddi olgunun dışına çıkarak ve bazen de kendini maddi alemin dışına iterek bulmaya çalışır. Bir nevi yeni arınma ve yeniden düşünmenin bilinçdışılığında hareket eder.

Bu onun apriori hareketidir; metafizik eylemidir. İnsan  bir bakıma metafizik’e bağlıdır ve bağımlıdır. 
Sevgiyi tecrübe edemeyen insanın sevgiyi metafizikleştirerek yaşayabileceğine inanması gibi.
Ancak insan, sevgiyi pratik hayatın içinde tecrübeleriyle eyleme geçerse, sevgiyi daha somut yaşayabilir. Sevgi bir bakıma pratik ve eylemseldir.

Davranışınızda var olanla  birlikte vuku bulan eylemsellik, sevgiyi eylemsel sahneye koyan insan, mutlu olabilir. Ancak, sevgi hakkında tecrübe edinemeyen insan, sevgiyi arar, durur, ama bulamaz; zira koşulları hakkında da bilgi sahibi değildir. İnsanı, metafizik pozisyonuna getiren genel durum da budur. Bu olumsuz mu? Öncelikle  bu soruyu oluşturan sebebin idealizmin kendisidir. Sevgi sözcüğüne  o kadar çok büyük anlam koyduk ki, şartlarını tecrübenin önüne koyduk.

Bundan ötürü de şartları ağır ve yaşanmasını güçsüz hale soktuğumuz sevgi, yaşanmaz hale gelmektedir. Bu kapsayıcı sorunsallık da ortaya çıkan durum bir felsefi durumdur artık. Felsefe, bu sorunsallık da devreye girer; felsefe, oluşan bu idealizmin çözümünde değildir.  
O,  süjenin  nasıl  bu zor hallere düştüğünü sorgular: Felsefe dedim ama, bu soru ile psikolojik bireysel süje, bilinçdışı ve ruhi manada olan yaşamın en temel alanlarıyla ilgili hayati sorgulamaya geçer.

İdealizmin en belirgin hali bireysel süjenin girdiği bu zor halidir. Zor durum, çaresizlik sarmalında, insanı gelişigüzel davranış ve söylemlere itebilir. Gerçeklik duygusunu kaybeden bireysel süje, takıntı hale girebilir. Bu takıntılı  durum, kişinin kendinden de uzaklaştığını gösterse de kişi çoğunlukla bunun farkında değildir. Zira idealizm ve yüksek anlam içerecek noktaya getirdiğimiz her durum ve olay bir takıntı haline dönüşür.

 Bu takıntı Karl Marks’ın dediği gibi “….idealizm –(İZM, burada Markasistiğin  izme dönüşmesine atıfta bulunarak eleştirir) yanlış bilincin sonucudur…” ve bu bilincin sorgulanabilir hale gelebilmesi için bireysel süjenin objektif durumu fark etmesi gerekir. Objektif duruma erişebilmek için, kişi, idealizmin içinde ki anlamı bulmalı ve onunla yüzleşmelidir. Örneğin kapitalizmin idealize edilmiş hali faşizm ise, bu kitlelerin metafizikleşmesini beraberinde getirir. Toplumsal  ve kitlesel psikolojik durumun kendisi  hastalıklı ve iyileşemeyen bireysel süjenin en zor halidir. 

Bu durum felsefi bir olay olarak görülse de, o kanımca psikolojik halin en kaba özelliğidir. Psikolojik durum,  artık toplumsal ve kitlesel metafizik haline dönüşmüş  tüm bireysel süjelerin birbirinden kopuk hallerinden ötürü, yabancılaşmanın tezahürü ile felsefi sorgulama yetilerine kavuşmamış olarak, sanat hayatında var olmaları yada bir yaşam sanatı oluşturup yaratmaları söz konusu olamayacaktır.
 
Bilgi  kuramında, bilgiyi elde etmenin iki temel akımı vardır: 1) Eksiztansiyalizm, 2) Diyalektik materyalizm :
Eksiztansiyalizm bir nevi süjenin lehine, diyalektik materyalizm ise objenin lehine bozulan dengenin en uç noktasında yer alır.  Eksiztansiyalizm subjektif varlığı tanır ve yalnızca bireyin varoluş biçimi ve içeriğine bakar. Varlık bilgisi de varoluşçulukdan başka bir şey değildir.

Diyalektik materyalizme göre ise varlık bilgisini oluşturan subjektif varoluşçuluk değil, obje ve objektif olgunun temelini oluşturan maddi olgu ve maddedir. Maddeyi duyu organlarımızla tanır ve betimler ya da açıklayabiliriz. Madde, varlık meselesinin temelinde yer alır.

Süje bakımından fikirsel hareketler, idealizmin çıkmazına girer. Varlık kanıtının kendisi salt eksiztansiyalizmin himayesıne bırakırsak, süjeyi burada ağır bir sorumluluğa sokmuş oluruz. Varlık kanıtı salt süjenin işi değildir.  Olgulara ve formlara göre hakikat meselesinde bilgi ve varlık kanıtını elde etmek bir tecrübeyi gerektirdiği için, maddi alemin içinden geçilmeden, varlık, analize edilemez.

Kant’a göre “…bilinç, bilginin formu ile oluşan tecrübenin maddesi birleşince bilginin elde edildiğini…” düşünebiliriz. Leibniz ise, zihnin hakikati ile olguların hakikati diye elde ettiği bilgiyi maddi olgudan ayırmadığını  söyleyebiliriz. Ancak zihnin hakikati süje ile bağlantılı olduğu için, hakikatin kendisi süjeye
göre gelişmediği için hakikati, maddi olgunun tezahürü olarak değerlendiririz.

Bunun için gerçek ve hakikat farklıdır; zira süjenin algısı ile oluşan gerçek ile maddi olgunun bilimsel
ampirik- deneyimlemesi ile oluşan hakikat, farklı sonuçlar verir insana . Zor olan durum bu iki kategoriden ötürü bireyin maddi olgu ile çatışması kaçınılmaz olabilir.

Bu buhranlı kişisel durum antik çağın özelliğinden gelen ontolojik kanıt dediğimiz Parmenides ile başlar, Hegel’e kadar devam eder. Filozof Parmenides’e göre   “…var vardır, değişme yoktur; düşünce ve varlık aynıdır…” Yani neyi düşünüyorsak o vardır.

Bu ontolojik kanıtın en narsist yanıdır da diyebiliriz. Zira ontolojik kanıtın en belirgin özelliği ;  ‘ her neyi düşünüyorsak, onun mutlaka olması gerektiği dir’ , düşüncesi, kişilik analizlerinde bizi psikolojinin ana şalterine getirmektedir.  O şaltere başvurmadan süjeyi anlamak pek mümkün görülmüyor.

Bir nevi var ve yok meselesinde Hegel, Varlık ve Yokluk birbirinin tamamlayıcısıdırlar ve bu iki soyut kavramın tez ve antitez bağlamında oluşan sentezin kendisi, hakikatin en belirgin hali olarak karşımıza çıktığının bilincinde olma hali ile oluşan süjenin aynı zamanda objenin halinden ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Böylelikle Hegel, Parmenides’in tezi ile yetinmemiş olmalı ki, bilgi edinmenin yol ve yordamını Herakleitos’la başlatma gereğini duymuştur.

Zira Herakleitos’a göre “… além,  hareketsiz değil, değişim ve dönüşüm yani evrim halindedir. Diyalektik sentezlerde bu alem hep  bir oluş sürecindedir. Bir bakıma, Hegel ve Herakleitos  tarihsel ontolojik felsefenin bileşiminden diyalektik sentezsel oluşumun tanımlamalarına uzanabilmektedirler.  Buna Ontolojik mantık silsilesi olarak da bakabiliriz bir açıdan.

Şimdi Marks’a dönersek, Hegel’in tersine, tez ve antitezin, hatta sentezin mantığında esas olan varlık değildir ve aslında yokluk da değildir.  O halde tez kendi antitezini oluştururken yeniden senteze dönüşür, ancak bu defa sentez kendi antitezini yaratarak, yeni senteze doğru yönelir.

İşte bu oluş sürecine çelişki içinde çelişki ile ortaya çıkan durum,  felsefe pratiğinin en önemli temelini oluşturur. Buna biz diyalektik çelişki veya çatışma da diyebiliriz. Bu süreç sonsuzdur ve payidar olanda örneğin; cumhuriyetin tarihsel sentez olarak Türkiye halkının hakikati olarak ortaya çıkmasıdır. Bu hakikat zihinsel hakikat -Spinoza’nın dediği gibi  olgunun ve olguların hakikati olarak varlık olan bilginin maddi olgunun kendisidir ve sujenin bu hakikati tanıyarak objektif bilgiye ulaşmasını sağlayan gücün  altı(6) duyunun harekete geçirerek tarihsel anla ansal varlıkla buluşması haline Varlık ve Bilginin kanıtı olarak ileri sürebilirim.  

Evrensel gücün ruhunda yer alan oluş ve devinim bir fiziksel varoluşun  ruhani halidir. Bilginin kaynağında evrensel fizik- ve  ruhun kavranışı vardır.   Evrensel ruhun devinim ve oluşu ancak bu bahsettiğim özel bir mantıkla kavranabilir ve  bu mantık da diyalektiktir. 

Bu diyalektik, olgunun hakikatidir. Maddi olgu bir hakikat meselesi olarak da evrensel ruhun tüm hakikatidir.

Bu hakikat tüm evrenin fiziksel ışığıdır. Işık dönüşendir, dönüştürendir ve bir devinimin hızında var olan bir hayat söz konusu olan burada. Burada ışığın bir parçası gibiyiz hepimiz ışık saçarız ve ışığımız kadar var oluruz. Varlık bilincimiz ışıkla evren arasında kurduğumuz ilişkiye bağlıdır.
 
 
Saygılarımla
 
   
       

YORUMLAR

  • 0 Yorum