Mutsuz Bilinç Halleri ve Hegel'e Dönüş; Birde Freud için...
Reklam
Reklam
Şükrü Alkan

Şükrü Alkan

FELSEFİ BAKIŞ

Mutsuz Bilinç Halleri ve Hegel'e Dönüş; Birde Freud için yeni bir Düzenleme:

18 Eylül 2021 - 18:46

Mutsuz Bilinç Halleri ve Hegel’e Dönüş; Birde Freud için yeni bir Düzenleme:
 
Genellikle iktidar ve iktidar koşulları öznenin iradesine karşıymış gibi yapılandırılır ve bir nevi öznenin dışında olan iktidar, objektif yanı ile geneli kapsayan bir özelliğe sahiptir.

Genel bir varlık olarak öznenin yeniden üretimini sağlayan objektif genel durum, öznenin oluşumunu ve iradesini sağlama alan, ancak öznenin iktidar karşısındaki masumiyeti-savunmasızlık hali, özneye içkin bir durum değildir.

İnsanın-kişinin yaratmadığı yada üretmediği ancak ona yönelik savunmasızlık hali ile var olmak için
iktidara olan bağımlılığı ve onun koşullarında yaşama tutunması nasıl açıklanabilir. Anlaşılıyor ki iktidarı
benimsemek ve onaylamak,  o kadar kolay bir süreç değildir. Diğer yönüyle  akla şu soru gelebilir:
Toplumsal iktidar gücünün nasıl olup da dönüşüm sağlayarak, gücünü koruyabilirken, diğer yandan da toplumsallığın ve biçimlerinin sınırlandırılabildiğine ilişkin düzenlemelerin ruhsal yapıya olan etkilerini ve ruhun derinliklerinde var olan arzu ve özlemlerin  bütününde konum alan, ruhun yeniden tayin edilip, genel olarak öznenin oluşumunu sınırlayan bir özelliğe kavuşmaktadır?

Freud, abartılmış vicdan ile öz suçlamayı, melankolinin yada depresyonun veya hüznün bir kanıtı olarak görürken, aslında tamamlanmamış hüznün koşulu, abartılmış suçlamanın bir tezahürü olarak ortaya çıkmaktadır.

Özneyi temellendiren melankolinin, tamamlanmamış ve çözümlenemez bir hüzne işaret ettiğini söylersek pek kolaya kaçmış olmam. Sevginin dışta bırakılması, öznenin gizli olan mutsuzluğunu açığa çıkarır. Melankoli, objeye değil, özneye yapışır , onu arar. Ancak bu hüzün –melankoli, öznenin sınırlarını da çizer, ama çözmez. Özne kaybettiği şey üzerine düşünemediği veya sorgulayamadığı için, söz konusu yas veya kayıp, öznenin- kişinin  döngüselliklerini aşan ve sınırlayan bir ihtiva içerir. Kayıp, bir dışta kalma olayıdır.
Bu durum kişiyi hem hayata kavuşturur, hem de onu yok etmekle tehdit eder.
Hegel bağlamında düşünüldüğünde, kişi kendinin engellenişine katılan, kendine özgü kimliğini  oluşturan, kendine köstekleşen, arzularını bloke eden, karşıt hamlelerde bulunan kişi bir bakıma mutsuz varlığın en yalın halini kanıtlamaktadır.

Gayet tabii sevginin reddi pek çeşitlidir. Ancak toplumsal var oluş için, olabilme ve oluşum için sevginin
reddi neye yol açar? Melankoliye bağımlı veya ona müptela olmuş bir toplumun, özneyi ve kendine içkin sevgi üretiminin olabilirliliği söz konusu değilse, özneyi –bireyi yaratamaz. Hüzne özlem duyma ve sevememiş olmak, öznenin yazgısını ne hale getirir.  Hegel’in dediği “kaybın kaybı” Öznenin kendisini fark edememesi ile bilinmezliği oluşturan sevginin dışta kalması,  kişi için varlık koşullarının yetersizliği, sevginin kendi olanağında olamaması hali, özneyi rafa kaldırabilir.

“Öz bilinç”-in özgürlüğü Hegel’in felsefi devinimlerinin en az ele alınan konulardan biri olarak görülebilir. Efendilik ve kölelikle ilgili bölümünün muhtelif yerlerinde, özellikle konunun sonlarına doğru, özgürlüğün özköleleşmeye doğru evrildiğini açıkça belirttiğinden, Hegel’in özbilinç kavramı bu bağlamda pek isabetli olduğu halde, en az bir içerikte ele alınmış hali, felsefe  hareketi açısından bir sorgulamayı gerektirdiğini düşünmekteyim.

Hegel’in  tanımladığı özköleleştirmenin yer değiştirmesi (permütasyon) bedeni inkara, küçük düşürme, ya da etik talebin en alt seviyede yer alması bir gereklilikmiş gibi anlaşılıyor: Ancak özgürlüğü tanımasıyla birlikte özneyi saran “dehşet” aynı anda  etik normların üretilmesine ve kölenin yaşamının bedensel koşullarının ve onurunun çiğnenmesine  yol açar gibi görünür.
 
Bu bağlamda “Mutsuz Bilinç” bedensel kimlik olarak özköleleşme ile kendi kendini dayatan etik emirlerin formülasyonu arasında  bir ilişki hasıl olur. Bu formülasyon Nietzsche’nin ‘Ahlakın Soy Kütüğü’ adlı eserinde Hegelyanist kavramla iz düşüm gösteren, “mutsuz bilinç” teki özköleleştirme figürü ile Nietzsche’nin  ahlaklı vicdan “adamı” arasında bir paralellik sezmekteyim.
Bir bakıma “…bu özgürlük dürtüsü zorla saklı kılındı….bu geriye itilmiş, baskı altına alınmış,içe hapsedilmiş olarak, öfkesini kendisinden çıkaran, özgürlük içgüdüsü; bu ve yalnızca budur başlangıcındaki kara vicdan.”
 
Kendisini hiçe sayan, hiçin yaptığı şey gibi, dışkılama işlevi gibi ve nihayetinde bir dışkı gibi niteleyen bu bilinç, kendisini etkili bedensel işlev ve görevlere indirger. Kendini çile doldurmaya ve açlığı öncelleyen bu mutsuz bilinç, tüketimin hazlarından uzak kalarak, dışkılamayı ertelemeyi ve  öteleyebileceğini düşünür.
Bu çile ve sıra dışı tutumlar,  kendini kurban edişininde bir somut örneği olarak, tiksinilen bilinç olarak
kendini öz cezalandırmanın  dönüşlü patolojik köklerine iter. Ancak bu süreç Freud’a atfen bir yeni düzenleme olarak bilinçdışı ile vuku bulur.
 
Efendinin kurduğu iktidar kendisini bağlar diyemeyiz sadece. Zira köle olan da bu iktidarın oluşumunda yer alandır. O halde salt ve sadece iktidar, etik düzlemde sorumlu değildir: kölede bu iktidarın varlığından aynı oranda sorumludur. Diğer yandan vicdan hepimizi özne yapar, Öznenin vicdanı toplumsal iktidarın bir başka boyutunu gösterir. İdeolojik aygıtın içinde bazen yıkıcı ve işlevsiz bir vicdan yapılanması söz konusudur. Ancak vicdan, Balzac’ın dediği gibi inatçıdır ve bir gün mutlaka zaferi o kazanır. Her özne de bu vicdan etrafında döner, ona bakar ve onu kendisine bazen rehber edinebilir. Sorgulanan vicdan, mutsuz bilinç öznesinde yer alan, kendini hiçe sayma meselesini de çözer, Ancak farkındalık bilinci ile öz bilinç ve saygı  oluşumu gene öznenin işi olmaktadır.  
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum