DEPRESYON ; Öfke, Kızgınlık: Bu Çağın Modası mı?
Reklam
Reklam
Şükrü Alkan

Şükrü Alkan

FELSEFİ BAKIŞ

DEPRESYON ; Öfke, Kızgınlık: Bu Çağın Modası mı?

01 Mart 2021 - 21:18

DEPRESYON ; Öfke, Kızgınlık:   Bu Çağın Modası mı?
 
Hemen her insan, hayatında iniş ve çıkışlar yaşarken, yüz ifadesinin hüzünden, sararmış donuk hallere düştüğü bir gerçektir. Bu çağın ve psikolojik vakaların genel özeti, depresyon diye tanımladığımız ve pek kolayca isimlendirdiğimiz ruhsal durumun  genel adı ve türüdür diyebiliriz.

 
Yaşanmış olayların yaratığı travmatik izler 'şimdiye' taşınarak getirilen hislerle birlikte, Depresyon, bedenin bazı alarm zillerinin çalmasına neden olarak, hipocondaraik (hastalık hastası) tutumlara yol açabilmektedir. Bir bakıma depresyon, deyim yerindeyse ruhsal soğuk algınlığın bir türevi olarak ruhun 
başkalaşmasına eş değer dengenin bozulması ile düşünce ve hislerde normları aşan duygu durumun bozukluğuna denk düşmektedir.
 
Alışagelmemiş bir  olayın ve çözülememiş hali, depresyon; yaşanmış bir travmanın gizemliliğinin deşifre edilememesinden ötürü
bıraktığı izler ise,  klinik depresyon tanısının konulması ve  ayrı tutulmasını  zorunlu hale getirmektedir; dolaysıyla.
Mükkeder - hüzünlü ve kederli olmak,  oluşan yaşamsal olay ve olgulara yönelik, insanın gösterdiği ölçülü reaksiyonların –tepkilerin genelde anormal olmadığını belirtmek isterim. 
 
Bu tür ruhsal ve derinden etkileyen olayların genelde bir kaç gün içinde bedensel reaksiyonları beraberinden getirmezken intihar düşüncelerinin
oluşmasına sebep olurken,bu tür his ve düşünceler bir kaç saat ve gün içinde tekrar yok olabilmektedirler.
Tümden bir izah gerekiyorsa depresyon, uzun soluklu ve süreklilik arz eden duygu durumun bozulması ile gelişen hüznün büyümesi sonucu tüm bedeni ve ruhu
ele geçirmiş olarak kişinin yeti- ve becerilerin de yaşamsal arzunun eksik oluşması ve tamamen düşmesine eş zamanlı olarak gelişen patolojik diğer hastalıkların zemininde tıbbi müdahalelerin sıklıkla görülmesine kapı aralanmış olması da depresyon tanısının kolayca verilmesini sağlarken, tedavi karmaşık bir hal alabilir. Tedavi planı ve haritasında süregelen müdahaleler hastayı yorarken keder ve hüznün kalıcılığını korumuş olması depresyon sorunsallığını güncel ve gündemde korumaktadır.
Zira bu gibi depresyon halleri kişinin varlık bilincini tehdit ederken, mesleki ve insanlar arası ilişkilerinde de zorlu bir takım korkunç süreçlerin oluşmasına neden olmaktadır.
Öncelikle belirtmem gereken bir husus vardır ki..sık sık uyku bozukluğunun görülmesi, tat duyusunun bozulması ile baş gösteren iştahın azalması ve bedenin ağırlığı ile sürekli ilgilenilmesi depresyonun en belirgin özellikleri olarak karşımıza çıkar. Bunun yanı sıra cinsel işlev bozukluğu ile konsantrasyon ve enerji bozukluğu da depresyona eşlik eden rahatsızlık ve huzursuzluklardır. 
 
Bir bakıma depresyon öyle bir illet ki,  buna maruz kalanların  % 10 ila 15 'i maalesef intihar etmektedir.
 
Felsefi ve psikanalitik bir yoruma açık bir kapı aralasam belki şöyle bir betimlemede bulunabilirim : 
 
Aslında Arthur Milleri'in sözünü ettiği, kelime kelimesine  olmasa da '....baskı altına alınamayan acı depresyon değil, kendini kaybetmişliğin acısıdır söz konusu olan....'
Bir çok hasta için depresyon yabancı bir olayın içlerine- iç dünyalarına nüfuz etmesi ile aynı oranda beliren yabancılaşmanın ardından yabancı karakteristik bir öznenin 
kişi hayatını ele geçirmesi ve ve tüm dünyasını işgal etmesi meselesi ile örtüşmesidir. 
Az önce Arthur Miller'in ifade ettiği 'kendini kaybeden' öznenin yitirilişi ile özdeşim de olan depresyonun karakteristik bir özelliği ile  yaşanılan hadisenin özneyi kapatmasıyla ortaya çıkan şizofrenik durum  yaşam alanın kısıtlanması ve sınırlılık arz eden durumları tanımaması öznenin varlık bilincini tamamen veya kısmen ortadan kaldırmaktadır. Kendini bulamayan özne arayışlarında, öznesini sürekli arar hale gelebilir...bulamaması kendisinin, kendinden ne kadar uzak olduğunu fark ettiğinde ise, acısı kat ve kat artış kaydedebilir. İşte baskılanamayan acı bu olması gerek.


Acıdan beslenen Varlık öznenin kendisi değil, varlığını acıya bağlayan öznenin depresyonun nesnesine dönüşmesi meselesi ile paralellik gösteren varlık ile öznenin bir takım -ekip oluşturmalarıdır
Depresyonun ekipsel bir hal alması özne ile varlık olanın kompleks hali birbirlerini kıran ve imha sürecinde karmaşanın daha da karanlık hal alması en sonunda beynimiz de yer alan kara deliklerden biri tarafından yutulma ihtimaline maruz kalmaları kaçınılmazdır. Burada ki kompleks durum narsiszm (Özne) ile depresyonun (Varlık) eş zamanlı olarak birbirlerini beslemesidir.

Depresyon varlık olarak kişi hayatına sirayet etmiş olmasından ötürü, o, bir imparator olarak özneyi yani narsizmi ele geçirerek olmayan özneyi kendine göre yeniden yaratmaktadır.

Bu yaratım hem aşağılanmaktan korkan kişinin savaşı olurken, hem de aşırı büyüklenmeci bir karaktere soyunmanın bedeli olarak narsist durum imparatoru ele geçirmek istemektedir. Ancak bu savaş kazanılamayacak kadar zor ve çok çetin olacak ki, nihayetinde kişi enerjisi boşalmış olarak tam narsist
ve tam depresif  bir durum içinde kalarak varlık meselesi özneden ayrı ve yabancılaşmış olarak kalacaktır.

Hazin ve hüzünlü bir durumun ayrıştırılamaz hali ile kişi için  klinik vakanın ele alınması ve psiko- klinik tedavisi son çare olarak başvurabileceğimiz bir terapi süreci önümüze gelir olmaktadır.
 
Depresyonun nedeni bio kimyasal bileşimin bozukluğundan kaynaklandığını ileri sürdüğümüzde ise başvurduğumuz ilk müdahale tıbbi bir ilaç olurken; algılanan ilk neden bedene aktarılan  proyeksiyon ile beynin yetersizliği görülmüştür.
 
Hangi  ve türden olursa olsun her depresyon hali insan için elzem anlam taşır. Bazen o bir SOS tir bazen bir feadbeck ve bazen yerine getirilmesi gereken 
bir arzunun eksikliğinin giderilmesi için bir ilk ve son çağrıdır.
Ruhsal soğuk algınlığının bir sonucu olarak karşımıza çıkan depresyon, ümitsizliğin adıysa da ümitsizliği gideren ilk ve son çağrıdır:
O  iştahın ve tat almanın bozukluğunu sembolize ediyorsa da, yoksunluğun giderilmesi için sevginin yer alması ve destek paketinin ve terapi olanaklarının açılmasını zorunlu kılmaktadır. 
Ve , o sevginin, empatinin yoksunluğunu gösteriyorsa, demek ki, iyi bir olguya işaret ediyor demektir. 
Seneca'nın  dediği gibi "...sevilmek mi istiyorsun , sev o zaman..." bu öz bilincin yerleşmesi ve yer bulması için sanırım daha çok yol kat etmek gerekir. Ümitsizliğe ümit, tatsızlığa tat, özgüvensizliğe özgüven yaymak ve vermek için uzun terapötik çeşitlilik arz eden tedavi süreçlerine kapı aralamamız şart görünmektedir. 
 
Saygılarımla 
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum