ÇOCUK VE DÜNYASI
Reklam
Şükrü Alkan

Şükrü Alkan

FELSEFİ BAKIŞ

ÇOCUK VE DÜNYASI

15 Şubat 2021 - 17:51 - Güncelleme: 16 Şubat 2021 - 19:12

ÇOCUK VE DÜNYASI

Çocukluk Çağı Cinsel Travmalarının  Erişkinlik Döneminde Tetiklediği Olası Psikiyatrik Belirti  ve Bulgular Işığında Çocuk Dünyasında Yetişkinin Algılanışı: OYUN VE OYUNCAK’ın Önemi:

Melany Klein’a  göre çocuğun  psikolojik struktuell gelişimini belirleyen haz prensibi değil, daha çok ölüm dürtüsü prensibidir. Klein’ın bundan hareketle çocuğun  en erken gerçekliğinde dünyanın tehlikeli nesnelerle dolu bir meme yada karından ibaret olduğunu söylemek pek abartı olmaz.  Bu nesneler çocuğun onlara yönelttiği saldırgan dürtüleri dolaysıyla tehlikelidir.

Benlik için normal  gelişim seyri gerçekliğin değerlerini süreç içinde kavrayarak dış nesnelere kıymet
vermek durumundadır…Ancak memeye ulaşıldığında, yıkıcı eğilimini dürtüsel olarak bir  haz ilkesine
dönüştürürken, memenin uzaklaşması ile vuku bulan durumda ise çocuk- bebek yok olma korkusu ile
doğal bir bölünme mekanizması sürecine girer. İşte bu bölünme mekanizması  sürecini M. Klein paranoid şizoid pozisyonu olarak değerlendirir. (M. Klein  Psikanalitik Çalışmalar ve İncelemeler Kitabından 
Almanca metinlerden ) . “
Memenin varlığı, bir yaşam, ama yokluğu ise ölüm dürtüsünü” beraberinde getirir. 

Çocuktaki nesne bütünlüğü bu memenin yarattığı ve çocuğun anne ile oluşturduğu sıkı bağ ve bağlanma yaşam ile heyecan duyumsama mekanizmasını yaratırken, nesnenin yara alması ancak onun ihtiyaç duyduğu anda olmaması, çocuğu intikam ve haset olgularına götürür. 

Anksiyetenin oluşumu ile paranoyak- şizoid pozisyonun oluşumu nitelikli ve sürekli olarak sinsice gelişen depresif durumun genel temeli olurken, çocukta vuku bulan ve dolaysıyla güvensiz bağlanma çocuğun ileri yaş dönemlerinde istenmeyen alışkanlıklar edinmesi kaçınılmaz olarak, güvensiz bağlanma ve her türlü istismarın kapısını aralarken, erken dönemde cinsel  istismara uğraması ve dış çevrede farklı ve arzu edilmeyen arayışlarda bulunma hırsı, şizoid gelişimin ana faktörü olarak önümüzde durmaktadır.

Paranoyayı burada zulmedici olarak görebiliriz..Cinsel travmalarının oluşumuna neden olan istismarın boyutları kişide yıkıcılık eğilimlerinin gel git içinde başlayan ve biten ikilemlerdeki ilişki düzeylerine indirgenebilir. Nesne kaybı, yeni bir nesnenin oluşumunu aniden hazır olmasını sağlayan da iç dünyada imha edilen nesne ile yeni nesnenin tüketimi gene bir imha sürecinin başlangıcı olarak gözükmektedir.
Bu bağlamda oluşan en önemli psikiyatrik özellik
‘Borderlein’ –Sınır aşımı kişilik bozukluğudur.

Öncelikle bu bölünmenin devamı olarak cinsel travmalarının erişkinlik döneminde ortaya çıkardığı genel psikiyatrik vaka ‘borderline’- sınır aşımı kişilik bozukluğuna işaret eder. Ama kişilik bozukluğunun sergilediği konum,  burada bağımlılık örüntüsünde olan kişinin bir ötekiye olan duyumsamasında, yanında olmasını istediği kişinin olmaması halinde, paranoyak bir sürece hızla girmesi ve sınır aşımında nesneye ulaşabilmek için istismara uğrayan olarak ötekini istismar etmeye girişir . Bu bir intikam sürecidir. Hatta travmanın devamıdır

Travma devam ettiğinde nitelik ve nicelik olarak kılıf değiştirir.  Dönemsel hız ve haz içinde birde içten ve
iç dünyasında taşıdığı yada koruduğu hatta bilinçdişi olarak o travmaya ihtiyaç duyduğu ve ifade ettiği
acı vardır : sadece bununla kalmaz ; utangaçlık hissi, acıma ve acındırma ile gelen intikam  ve  hırsın bütünleştiği  bir kin havası eser bazı insanlarda. İnsan kompleks karmaşalı bir varlıktır dendiğinde, 
işte içinde iyi ve kötü dediğimiz işlevsel olan ve olmayan unsurların bileşimindeki duygu örüntüleri ile içselleştirerek yaşar. İnsan hüzün, hazin ve elem içinde olduğunda, yıllarca bir kedere de sahip olur ve
bu Kedere sahip çıkar adeta. Bu olgu kişiyi ölmeye doğru hız almasını neden olurken,  ileri dönem ve aşamalarda bir nevi içinde ki insanı, vicdanı ve bazen bir diğer  ötekini kuvvetle ihtimal öldürme eğiliminde olur. 

Sorgulama yetilerini yitirmiş insan için ise vicdani kanaat ve vicdan bilgisi ile  etik duruşun tezahürü olan ‘yaşa ve yaşat’ ilkesi tümden arızalanmış süratle, yok oluşun hiçlik içinde mayalanması ile sonuç bulacak olması, körelen tüm insanlığın veya insani yetilerin yitimi meselesi ile hızla karşı karşıyayız. 

Tartışmasız sınıfsal kategorik yaklaşımla üst burjuva sınıfı, feodal - ataerkillik anlayışın, erkeğin kadına olan saygısızlığı ve cinayetlerin  hızla artmasını, ben, kendini sorgulamayan ulemacı  ve köktendinci anlayışın, kadını bir meta olarak görmesi sonucu, aristokratik olgudan tümden uzak olan bir burjuva türünün kucağına düştüğünün bir somut göstergesidir.

Burjuva sınıfı aristokratik ve ‘elitist’ olmak gibi bir arzuları her vakit vardır; ancak sözde burjuvalar kökten dinci anlayışla birlikte hareket ettiklerinde,  tarihsel bağlamda feodal aristokrasinin taşıyıcısı olan tutucu- dinci anlayışla bütünleşmeleri, ataerkil sınıfın egemenlik anlayışını korumuş oluyorlar. Bu ataerkillik bir zihniyetle ve bir de düşünce yapısıyla kendini daha çok ortaya koymaktadır. Bu yapının dayanağı ise
ürettiği egemenlik alanında, ekonomik ve  lokalize =yerel hukukun  ve törenin tanıdığı olanaklarla iktidar
ve gücünü korumaktadır.


Çocuk dünyasındaki bir takım travmalara değindiğimizde bu ataerkil anlayışın çocuk eğitimini salt hurafe ve ulemanın egemenliğinde oluşan bilim dışı, sözde eğitim büyümekte olan çocukların beynini korkularla yıkamaktadırlar. Bu tamamen metafizikleşen bir eğitim ve bir bakıma ideolojikleşen bir yapı içinde büyüyen çocukların, geleceğin yılmaz bilim adamları olacağını beklemeyin. 

Bu çocuklar ugradıkları taciz ve istismardan ötürü, travmatize edilerek kin üzerinden ayrıştırılarak ülke ve toplumun ataerkillik düzeyinin daha da katı bir hal almasıni sağladığının yegane ve tartışma götürmez bir realitesidir. 

Bilinç bölünmesi bu şekilde sağlanırken, büyüyen ama yetişkin olamayan bu çocukların geleceği hazin ve hüzün dolu olacaktır. Şimdi ve artık yarınlarda travmaları ile var olan çocukların rehabilite ve iyileştirme süreçleri ile gerçekçi psikolojik, pedegojik proje ve programlarla gerçekleştirmek için çpk yönlü çalışmaların başlatılması zaruridir. 

İnsanın yaşadığı hayatı bir haz bölünmesi ile geçirmesi, kesik ve tamamlanmamış bir hazzın, hazin sonucu olarak sorgulayamayan beynin hazzı, ilkel ve akıl dışı kalacaktır. Kıt aklın kıt haz bölünmeleri, risk ve hastalıkları, özellikle psikosomatik hastalıkların taşıyıcısı olmaları da kaçınılmazdır.

Psikotik ve nervotik hastalıkların gelişimi ve ilerlemesi dar kafa ve kıt akıl düzeyinde yitirilen bir
empati yitimi sonucu gerçekleşir..
Bütün bu sıraladığım hastalıklı süreçlerin en asgari ve tedavi edilebilir düzeyde tutulabilmesi için gerçekçi
ve olgun bilimsel laik eğitim sistemine hızla geçiş yapmak zorundayız. Bu tarihseldir ve tarihsel bir zorunluluktur. Türkiye, laik eğitim sisteminden vazgeçtiği ölçüde çok çaresiz ve laikliği kabul ve uyguladığı ölçüde de bir o kadar çare üretir hale gelebilir. 


Öyle ki, maddi dünyanın bir parçası olan beyin, beyinsel uyarımlar sistemi içinde evrende  imgesel fonksiyona sahiptir.
Şimdi ben bir çocuğun evreni ve evren içinde bir imge oluşturabilmesi için öncelikle Platon’un dört değişmez unsuruna dokunması gerekir: 
 
  1. ATEŞ, B) HAVA, C) SU ve D) TOPRAK

Evrenin uyarımları arasında  yer alan bu temel elementlere çocuk,  canlı varlık olarak bir benzetme veya imgeleme yapamaz olursa, atmosfer ve doğa ile olan ilişkisi kopar. Bu onu hiçlik içinde yokluk bilgisine götürür. Varlık ve Bilinç bölünmelerine uygun hareket noktası, teknolojileşen  bir tür,  türsel varlığın dışında olan yeni bir türden söz edebiliriz. Yetilerin körelmesi meselesi hız kazanırsa el dediğimiz varlıkla ne
yapabilir ? Bu bana, inanın  pek ürkütücü geliyor. 

Zira imgeleme yetisi ve belleğinde doğanın uyarımlarına anlam vermeyecekse, yani şu dört unsura dokunamayacak, hissetmeyecek  veya gözlemleyemeyecekse,  düşüncelerinin devinimini anlamayacak. Veya; anlam ve mana dediğimiz,  somutlaştırdığımız cisimler,  yeni türün işine yarayacak mı? Düşünce üretemez halde olan çocuk, travmalarının eşiğinde ki haz ve hız içinde gelişen, kin ve vicdani kanaatin yoksunluğunda ki insan- çocuk, kendilik bilinci ile oluşamayacaktır.

Öz farkındalık bilinci de zayıf ve cılız kalacaktır. İçsel bilinç bölünmesi travmatize edilmiş  bir çocuğun, yaşam öngörüsü ile iç görüsü paralelinde şizofrenik ve paranoyak hastalığın kurbanı olacaktır.

İyileştirmek için sevgi bilgisi içinde, kendine öz saygısı olan bir sevgi yapılanması ile sevginin yapılandırılması  çok büyük bir önem taşımaktadır. Bu bağlamda oyun ve oyun oynamanın
(oynayabilmenin) rolü ve anlamı çok büyüktür. 


Oyun içinde evreni yakın kılmamız gerekir:
Çünkü;
Toprak, sıcaklığı ve şevkati, Su, akışı ve hareketi ama aynı zamanda empatiyi, Hava mekan ve zaman dilimlerinde  boşluğu dolduran, cisimleri, olayları  ve  fikirleri harekete geçiren,  oksijen ve elementlerin dinamiği ile değişimi kabul eden ve ateş ise,  bu cisimlerin tümünde var olan ısının  kora ve alevlere dönüşerek madenin özündeki tüm bileşenleri koruyan  ve yakan bir element bütünlüğü içinde varlık olmak içinde var olanı yeniden tanımak ve betimlemek ve imgelemek eylemleri içinde geçen zamanın fikirleri ile tartışmak ve bir sonuca gitmek, doğa ve insan ilişkisinin mana ve anlamlarını sembolik dil üretimine geçişin  süreci olacaktır. 

Oyun dolaysıyla var olanın aksiyonunda vuku bulan bir beyin imgelemesidir ve ‘Varlık’ olarak bilincin olma halindeki bilinç düzeyini yaratır.

Varlık olarak ve aynı oranda mana ve anlam olarak, çocuk  ve oyun bir ikilem değil, bir  bütünsel Özdeşim
ve İz düşümdür. Doğa ve yetişkin insan için olması gereken de aslında bu idi ; 

Ancak insanın sevgisizlikle nefreti öne çıkarması onun hazin sonu da olabilir ki, bu hal ve durum kendine yabancılaşanın hikayesi ile gelişen empati yitimi, insanlığın  tarihselliğine meşruluk kazandırmamaktadır. 
Daha iyi bir dünya mümkün ve olay ve olguları kişiselleştirmeden meşru zaman ve mekan alanlarında ‘dünyayı yeniden yorumlayıp’, felsefi ve etik tutum geliştirmek için yeni bir umut ve devrim
gerçekleştirebiliriz. Bunu da gerçekleştirmek için meseleyi çocuk ve çocuklarla başlatmalıyız:
Değişimi çocuklardan öğrenirken,  umutları, değişim ve devinimleri de onlardan geleceğe taşıyacak
insanlar veya yetişkinler olabiliriz.

Bu bakış açısı ile :
Balıklar yüzer, kuşlar uçar ve çocuklar oynar ; Peki Çocuk Diyince Ne Anlıyoruz ?

 
Hayatın anlamını sürekli olarak kayda geçirmek ve her defasında farklı sonuçlar çıkarmak değil mi?
Her farklı sonuç bir öğrenme ve deneyim olamaz mı ve her deneyimden bir yeni ders çıkarmak olasımı?
Eğer, hayat bir ders çıkarmaksa sürekli olarak şimdiki zamanın gerisinde kalan anları hatırlayıp ve
zaman dilimlerine başvurarak hafızada yer alan ve beynimizde çakılı kalan öğrenim algılarına ve
edindiğimiz becerilere tekrar  göz attığımız bir gerçeğin en yalın halidir.


İşte her dönemin ve yaşın bir öğrenme süreci vardır ki, her canlı edindiği yetileri ile varlık koşullarını belirler. Çocuk ise içimizde yaşayan bir canlıdır aslında. Çocuk yetiştikçe ve yetileri yetiştikçe yetişkin olur aslında. Zira yetişkin, içindeki çocuğu yok ederse yetilerini kaybeder, insan olmaktan çıkar ve vicdanı ölür.
Vicdansız insan, sevemez ve sevilemez, yaratıcı olamaz ve vicdanı hür olmayanın, çocukla çocuk olması mümkün değildir. .’ Vicdanı hür , fikri hür insan’ çocuğu anlar ve çocuğun yetişkin olmasına izin verirken içinde yani iç dünyasında hep var olan çocuğu görür. İç dünyasından aldığı güçle ve sevgi ile saygınlığını artıracak bir insan olmaya başlar.


Şimdi ister küçük balık ve ister büyük balık olsun, her tür balık yüzer, yüzmez ise balık olamaz. Demek  su içinde açık okyanuslarda en büyük  tür olan balinalar da yüzmek zorundadır. 
 
Çocuk da öyle bir şey ki her yaşta bir meşguliyete ihtiyaç duyar ve meşguliyeti ise bir oyunu gerektirir ve oyunun araçları değişse de işlevsel olmaları zorunlu olduğundan oyun kurgu ve tasarımlanmıştır artık.
O halde insan, oyun oynamanın kurallarını öğrenebilmesi için yetilerini yine oyunla geliştirebilmesi
mümkündür. Oyunun kurgulanması ve tasarlanması ise  bir strateji işidir. İşte çocuk en başta stratejiyi keşfetmektedir. Oyuma balamak ve onu sonlandırmak için belirli aşamalarda kaydettiği oyun süreçlerindeki tüm ifade biçimleri beyinden geçerek el yordamını yetileri ile tüm bedenle buluşmuştur. 

 
Sınırlarını ve sorumluluklarını oyunla kazanırken oyun içinde kararlılık gösterdiğinde azimli olur.
Oyun, gelişim için insan hayatının vazgeçilmezidir. Zira oyun oynamak nesne ile kurulan ilişkinin
tanımında bir süreç ve özdeşlilik vardır. Benimseme ve benimsenmek için
heykeltıraş, taşın benimsenebilmesi için taşı oyması gerekir ve taş oyuldukça ve tıraş edildikçe kurgunun canlılığı bize, çocukluğumuzu hatırlatır hep ve biz yetilerimizle, yetiştiğimiz bir birey olarak hayallerimize yetişen bir yetişkin oluruz. 
 
Çocuk hayal eder ve çocuk ümit eder; çocuk canlı hayatımızın hayalidir. Hayallerimiz yetişen çocukların ümitleri olurlar ve umut etmek sadece ‘fakirin ekmeği’ değildir, umut hayallerimizin gıdası ve onun taşıyıcısı olan içimizdeki çocuk ile büyümelerine izin verdiğimiz ve yeni yetileri ile yetişen çocuk dediğimiz bireylerle karşı karşıyayız.

Dolaysı ile oyun oynamak, içinde bulunduğumuz dünyamızla bütünleşmek ve bilinçdışımızdan geleni görmek ve fark etmektir. 
 
Çocuk, bilinçdışından gelen arzu ve hazlarını hissettikçe neşe ve hayata karşı istençli olur. Hayatı, oynadıkça anlar. 

Bu durumu fark ettikçe farkındalığı artar. Farkındalık daha çok canlı olmaktır, görmektir ve iyi hissetmektir. Hislerimizi ve duygularımızı yönetebilmektir. Buda daha çok oyunla sanatla ve felsefe ile olur.
Yanı bir felsefe ile ancak oyun oynayabiliriz. Çocuk bir oyuncak edindiğinde onun kılgısallığını bilemezse oynayamaz, yani onu oyamaz gerçekten. Oyun bir bakıma oymaktan geçer.

Çocuk kumu oymazsa, taşı biçimlendirmezse ve ağacı oyamazsa üretken olamaz, çalışamaz ve hayatına anlamlar katamadığında depresif olur. Beceri ve yetileri gelişmeden, yetişkin olabilmesi mümkün değildir..

Oyun oynamak hayatın her döneminde bir felsefeyi ve sanatı gerektirir.. Ruhumuzun terbiyesi için bir şifa niteliğinde olup insanın sağlığını koruyan vicdanlı olmamızı hatırlatan bir sahne ve sorgulama alanıdır oyun ve oynamak.

Melani Klein’dan günümüze ışık tutan bu düşünsel yolculukta çocuklarımıza eğitim ve yaşamları içinde  sevgi ve empati dengesini sağlayacak yetilerimize selam olsun.
 
Saygılar ve sevgiler
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum