AŞK ve TRAJEDİ
Reklam
Şükrü Alkan

Şükrü Alkan

FELSEFİ BAKIŞ

AŞK ve TRAJEDİ

13 Ekim 2020 - 14:24

AŞK ve TRAJEDİ
                              
Aşk, nesnel türevin sonucu olarak özne halini alıp, tek olan, olmak isteyen bir güç, yani Eros haline gelir. Aşk, yaşamın çıkmazlarına yanıt arayarak kimlik ve kendilik bilincinin yaratılmasında çözümsel bir rol oynar. Ancak, modernliğin içinde çözümsellik yerine bu kavram problem haline dönüşüyor.
Aşka yol gösteren mitler, adeta yok gibi… Simgeler ve semboller, buz katmanları gibi eriyor.


Sarılmak ve sevişmek gibi hatta cinsel bir eylem bile bize aşık olduğumuzu anlatır gibi… İrade denilen olgu, aşkı istemek, riske girmek ve yaşamak için bir şeyden/şeylerden vazgeçmek zorunluluğu aşkı hiçliğe itmektedir. Bir bakıma şansımız aşk yönünde kullanmayı veya deneyimlemeyi bırakarak, güvensiz bir havada içimizde var olan kor ateşi böylelikle külleştirip hiçlik, nihilist, yaşanmamışlık içinde depresif, panik gibi bozukluklar içinde yaşamayı hayat sanıyoruz. Trajik değil şu anı olmayan bir duygunun acı suyunda yüzmek alışkanlığı içinde tembelliğin tüm insan eylemleri elbet de insanı normal yapmaz. 
 
Bağlayıcı duygular zaman içinde kaybolur. Aslında insanın kendini tanıma fırsatını kaybedip, içe dönük kalması şizoid dünyamızın da resmini bize sunmaktadır. Birilerini etkilemek, etkilemeye dönük olabilmek için şizoid anormallikten bir çıkış gerekir. Nasıl çıkılır sorunsallığı bu bağlamda önem kazanmaktadır. Duygunun ifade biçimi ile eylemin kendisi asimetrik ise, bağlayıcılık aşkın yaşanabilmesini zorlaştırdıkça kayıtsızlıktan gelişen yabancılaşma ve onun bir sonraki adımında şiddet gösterebilmekteyiz. 
 
Şimdi, özneleşen hazzın içinde ne var acaba? Bunun içinde libido köklerinin insanın kaçınılmaz biyolojisinden geldiğini biliyoruz. Biyo-libido birbirinden ayrılmaz elementlerdir. Biri diğerinin özüdür.
Ancak bilinçten kopuk bir haz, bilinç bölünmesi ile oluşan hazzın bölünmesinde ise öznenin hazzı gerçekçi yaşanır olabileceğini düşünmüyorum. Hazzın bölünmesi ……….-hüsran ile ilintilidir. Her hüsran bu anlamda trajik değil, travmatiktir.
 
Özneleşen haz bir irade midir? İrade Freud’ dan beri bir yanılsama olarak kabul edilir. Ancak atalarımız hür veya özgür iradeyi bize aşıladıklarında görüyoruz ki bunun bir yanılgı olduğunu her seferinde test ederken hüsrana uğruyoruz. Yani bu hüsran mı acaba aşkı yaşamamızı veya hür irade eylem …… kendisi mi bu duyguyu, aşkı yabancılaştırmakta mıdır?
 
Genel olarak şizoid’ i kültürel alışkanlıklarımızın bağlamında ….. ancak psikopatolojik olarak şizoid’ i bir kişinin soğuk, ilgisiz ve kibirli hali olarak görebiliriz. Bütün bunların içinde bastırılmış aşk özleminin mevcudiyetinin hüsrana uğraması özneleşen hazzı değil, nesnel de olmayan ve etkileşimi sıfırlayan bir durum olarak görmekteyim. 
 
Cinsellik kadar aşkı derinlemesine ele almayan Freud, aşka nasıl bakıyordu? Freudiyen’ in ilk incelemesinde aşkın seks ile benzeştiğini varsayarak, cinsel nesne aşk nesnesi olarak görülüyor. Aşk seçimi de derken cinsel seçimi anlayabiliriz. Bir bakıma libido deyimi de cinsel dürtü olarak tanımlana gelen aşk, sevgi ve cinsel çekimi kapsadığını söyleyebiliriz. Bu çakışmalar ve incelemeler ego analizinin önemli bir aşama kaydettiğini gösterir. Aşk denilen şey özü itibari ile cinsler arasındaki aşktır. Bazı kültürel kesimler cinsel içgüdülerden bahsetmeyi istemeseler de kabul görülmeli ki böyle bir içgüdü vardır, ve bu insanın ruhsal süreçlerinde belirli olan bilinçdışı düşüncelerdir.

Ayrıca dürtülerin dinamiği ile ifade edersek, ego dürtüsüz olamaz. Onu harekete geçiren dürtü ile bilince kavuşmuş hazzın yaşamı için insanın yapmak ve yapılanın da işlenmesi karşısında dürtüyü yöneten, planlayan ve organize eden bireyi görüyoruz. Ki insan bu anlamda kendine kavuşan, kendini bilen ve yapan, üreten birey egoyu inşa etmiş olur. Yani içgüdüsel eğilimleri, cinsiyetçilikle suçlamak insanın kökeni, onun varoluşsal olgularını reddetmek olacaktır. En azından bu bilimsel de değildir.
 
Yine de Freud’ a rağmen veya ondan dolayı da aşk hakkında çok az şey hala biliyoruz diyebiliriz.
Kendisinin de itirafta bulunduğu aşk bir öyküsünün içinde öykümüdür. Biraz öyle; bazen bir güdünün akılcılığa dönüşmesi ve bazen de yıkıcılığa… Yani aşk bazen bir tuzaktır.

Bazen çarpar ve arkasından yollara düşeriz. Şu soru iyi gelebilir; ‘Aşk kendinden hoşnut olmamaktan kaynaklanıyorsa, bu durumda olduğunu bildiğimiz bunca insan niçin aşık olmuyor, olamıyor? Aşk belki de bu tatsızlığı gideren bir şeydir. Ama her anlamda değil. Kişi kendisi ile ilgili hoşnutsuzluğu, başkalarından hoşlanmamaya dönüştürebilir. Yani ego, kendisinden beklediği şeyleri yapmaması onu depresif yaparken, yapılması gereken aslında gururu aşmalarıdır.
 
Aşkı salt psikoloji terimleri ile açıklamak yeterli gelmez. Tarihsel, antropolojik kaynaklar ile ……. Biçimlenişindeki ağırlığı kavramamız uygun olacaktır. Bir de evrimsel psikoloji ile biyolojik hayatın dönüşümlerinde yer alan değişimsel semboller, simgeler ve dil yapılanmamış ise etik durum bir bağlamında aşkı oluşturabilir, ve Platon’ daki Eros’ u tekrar istenilen güce kavuşturabilir.

Buna en iyi tanımlamayı getiren şair ve edebiyatçılar ile felsefeciler ….. Aşkı onlara bıraksak ne dersiniz? 
 
Zira aşk insanda mucizevi bir değişimi beraberinde getiriyor. O, nesnenin mutluluğundan, başarısından ve
iyi niteliklerinden kıvanç-sevinç duyuyor. Bu iş de karşılıklıdır. Aşk, sevginin kaynağıdır. Aşk hem bir savaşı durdurur, hem de savaşı dürüstçe, mertçe yürütülmesini sağlar.

Aşk derin ve içsel bir değişiklik yaratır. Kendilik değişimi, dış dünyayı da değiştirir. Aşık olduğumuzda nesnelere ve dünyaya bir başka pencereden bakabilmeyi öğreniriz. Aşık olduğumuzda özne-ego ideali nesnenin içine girer, hatta kaybolur. Çünkü ego, aşık olur. Ego kabuğu kırılmaya başlar. 
 
Saygılar ve sevgiler

YORUMLAR

  • 0 Yorum