Bir ülkede belediye borçları, yolsuzluk soruşturmaları, kişisel veriye erişim tartışmaları, savaşın gölgesinde güvenlik başlıkları ve ifade alanına dair gerilim aynı haftaya sığıyorsa, sermaye önce manzaraya bakmaz; çıkış kapısını ölçer. Çünkü yatırım önce kâra değil, kurala bakar.
Türkiye’de bazı haftalar vardır; manşetler tek tek okunmaz, topluca hissedilir. Belediyelere yönelik yeni harcama ve borç kuralları tartışılırken, bazı CHP’li belediyelere rüşvet ve usulsüz ihale soruşturmaları açılıyor. Tapu kayıtlarına yetkisiz erişim iddiaları gündeme geliyor. Bir gazetecinin sosyal medya hesabı “milli güvenlik ve kamu düzeni” gerekçesiyle engelleniyor. İmralı, Nevruz, propaganda suçlamaları, yeni tesis tartışmaları ve siyasi iletişim kısıtları aynı bültende yan yana duruyor.
Dışarıda ise NATO’nun “büyük saldırı değil, küçük ama sürekli krizlere karşı inandırıcılığı” tartışılıyor; Boğaz yakınında bir petrol tankerine deniz dronu saldırısı haber oluyor; Türkiye bir yandan bölgesel arabuluculuk yürütürken, diğer yandan kendi güvenlik çevresinin ne kadar pahalı hale geldiğini yeniden hatırlıyor. Bunların her biri ayrı klasör konusu gibi görünür. Oysa yatırımcı zihni böyle çalışmaz. O bunları tek bir başlık altında toplar: kurumsal güvenin maliyeti.
Acı ama dürüst cümle şu: Sermaye ahlak dersi vermez; risk primi yazar. Yani yatırımcı sizin iç siyasetinizi beğenmek zorunda değildir. Ama kuralların istikrarlı, verinin güvenilir, mülkiyetin öngörülebilir ve idarenin tutarlı olmasını ister. Bir ülkede aynı hafta içinde yerel yönetim harcamalarına yeni kısıtlar, ihale süreçlerinde şeffaflık ihtiyacı, borç yönetimi kriterleri ve peş peşe gelen rüşvet-yolsuzluk iddiaları konuşuluyorsa; mesele artık tek başına “belediye haberi” olmaktan çıkar.
Çünkü sermaye bunu şöyle okur: Demek ki sistem kendi içinde daha sert frenler kurma ihtiyacı hissediyor. Bu kötü müdür? Hayır, ille de değil. Ama neden gerektiği sorusu başlı başına pahalıdır.
İşin ironisi şu ki, Türkiye’de şeffaflık çoğu zaman reform başlığında değil, kriz notunda karşımıza çıkıyor. Belediyelerin personel giderlerinin bütçenin yüzde 30-40’ını aşmaması, harcamaların düzenli yayımlanması, sosyal güvenlik kesintilerinin kaynaktan alınması, imar ve kamu zararları konusunda daha sıkı kurallar getirilmesi… Kâğıt üstünde bakınca bunlar kötü fikir değil.
Aksine, birçok gelişmiş piyasa yatırımcısı bu tür kuralları sever. Ama Türkiye’de yatırımcı sadece kurala değil, o kuralın neden şimdi geldiğine de bakar. Çünkü bizim memlekette bazı düzenlemeler gerçekten reform olduğu için değil, artık dağınıklık fazla görünür olduğu için masaya gelir. Ve yatırımcı, “önleyici devlet” ile “yangın sonrası devlet” arasındaki farkı çok hızlı anlar.
Bir de güvenin görünmeyen ama çok pahalı tarafı var: veri, kayıt ve mahremiyet. Adalet Bakanı’nın mal varlığına ilişkin tartışmalar sonrası bazı tapu görevlilerinin kişisel verilere hukuka aykırı erişim iddiasıyla tutuklanması, yalnızca adli bir vaka olarak okunursa eksik kalır. Çünkü bu tür olaylar, içeride yaşayan vatandaş için “devlet kayıtlarına kim erişiyor?” sorusunu; dışarıdan bakan yatırımcı için ise “kurumsal sınırlar ne kadar korunuyor?” sorusunu doğurur. Bir finans merkezi olmak isteyen hiçbir ekonomi için bunlar hafif başlıklar değildir. Sermaye duygusal olmayabilir; ama mülkiyet kayıtları, veriye erişim ve yönetsel sınırlar konusunda oldukça alıngandır. Haklıdır da. Para ürkektir; ama kaçarak anlatır.
Daha sert kısmı şu: ifade alanı daraldıkça ekonomik hikâyenin güvenilirliği de aşınır. İmamoglu ailesinin haftada yalnızca 10 dakikalık telefon görüşmesine izin verildiği bilgisi, Newroz sonrası propaganda suçlamalarıyla tutuklamalar ve bir AFP muhabirinin X hesabına erişim engeli gibi gelişmeler, tek tek hukuk, siyaset veya insan hakları başlığı altında tartışılabilir. Ama uluslararası sermaye bu dosyaları çoğu zaman ayrı ayrı klasörlemez.
O bakar ve şunu sorar: “Bu ülkede gerilim çıktığında kurumlar daha mı öngörülebilir oluyor, yoksa daha mı sert ve dağınık bir zemine kayıyor?” İşte risk primi çoğu zaman burada doğar. Çünkü ekonomi sandığımız kadar muhasebe bilimi değildir; yarısı psikolojidir, kalan yarısı da güven mimarisi.
Dış politika ve güvenlik tarafı da hikâyeyi ucuzlatmıyor. Türkiye’nin maruz kaldığı füze ve deniz dronu kaynaklı tehditler, NATO’nun geleceğine dair “büyük saldırı değil, sürekli küçük krizler” sınavı ve İstanbul’da NATO Deniz Komutanlığı kurulması gibi başlıklar, Türkiye’nin sadece coğrafi olarak değil, stratejik olarak da ön cephe ekonomisi olduğunu hatırlatıyor. Ön cephede olmak bazen fırsattır; savunma sanayii, diplomasi ve jeostratejik ağırlık kazandırır. Ama aynı zamanda pahalıdır.
Çünkü yatırımcı fırsatı not eder, riski ise fiyatlar. Türkiye’nin derdi de tam burada başlıyor: Jeopolitik önem, otomatik olarak ekonomik konfor üretmiyor. Hatta çoğu zaman tam tersini yapıyor; değerinizi artırırken oynaklığınızı da büyütüyor.
Bu yüzden bugün Türkiye için asıl mesele yalnızca dış kaynak bulmak, yatırım çekmek ya da büyüme rakamı yazmak değil. Asıl mesele, bütün bu başlıklar üst üste gelirken devlet ile toplum, siyaset ile hukuk, güvenlik ile ekonomi arasında öngörülebilir bir bağ kurup kuramadığıdır. Foreign Policy analizinde geçen “halkın güvenini kaybeden rejimin kırılganlaşacağı” vurgusu ile Atlantic Council’deki “NATO’nun artık bir büyük saldırıdan çok ardışık küçük krizler karşısında test edileceği” tespiti, aslında ekonomik dille aynı şeye işaret ediyor: Kırılganlık artık tek seferlik şoklardan değil, biriken aşınmalardan doğuyor. Türkiye’nin pahalı sınavı da bu. Büyük felaket değil, küçük ama sürekli yıpranma.
Ve evet, bunun vatandaşa yansıması da vardır. Kurumsal güven zayıflarsa yatırım yavaşlar. Yatırım yavaşlarsa iştah düşer. İştahtaki düşüş krediye, istihdama, ücrete, büyümeye, hatta vergi tahsilatına kadar uzanır. Sonra vatandaş bunu “kurumsal güven erozyonu” diye yaşamaz elbette.
O bunu daha basit yaşar: iş bulmak zorlaşır, kredi pahalanır, maaş reel olarak incelir, gelecek planı küçülür. Türkiye’de makroekonominin vatandaşa tercümesi hep böyledir; kelimeler tepede soyut kalır, aşağıda ise kira ve market fişi olur.
Belki de bu yüzden bugün en kritik ekonomik başlık ne petroldür ne faizdir ne de kurdur. Hepsi önemlidir; ama onların üstünde bir şey vardır: Güvenin fiyatı. Çünkü petrol yükselirse bir süre sonra düşebilir. Kur oynarsa dengelenebilir. Faiz artar, iner. Ama güven kaybı kolay telafi edilmez. Hele de bir ülke aynı anda hem reform konuşup hem soruşturma çoğaltıyor, hem şeffaflık diyor hem veriye erişim tartışması yaşıyor, hem yatırım çekmek istiyor hem de hukuk alanında tedirginlik üretiyorsa; orada piyasa şunu düşünür: “Ben bu hikâyenin neresine inanacağım?”
Acı ama gerekli cevap şu: Sermaye bazen yüksek faize gelir, ucuz işgücüne gelir, stratejik coğrafyaya gelir. Ama kalıcı olmak için önce düzene inanmak ister.
Türkiye’nin bugün yeniden çözmesi gereken denklem tam da budur.
NOT: Bu yazı, farklı haber ve analiz başlıklarının ekonomik ve kurumsal etkilerini tartışan yorum niteliğinde bir köşe yazısıdır. Metinde anılan soruşturmalar ve iddialar, kamuya yansıyan haber özetleri çerçevesinde ele alınmış olup, yargı kararıyla kesinleşmiş hüküm olarak sunulmamaktadır. Yazı, herhangi bir kişi, kurum, siyasi aktör veya yatırım aracı hakkında yönlendirme amacı taşımaz; yatırım tavsiyesi, hukuki görüş, finansal danışmanlık veya kesin hüküm niteliğinde değildir. Kurumsal güven, sermaye akışı, yatırım iştahı ve risk primi üzerine yapılan değerlendirmeler genel analiz çerçevesindedir; somut karar süreçleri için ilgili profesyonel danışmanlık mekanizmaları ayrıca işletilmelidir.
Yorumlar
Kalan Karakter: