Büyüme mi, İstikrar mı? Tehlikeli Gerilim
Reklam
Reklam
Prof. Dr. Ahmet YILMAZ

Prof. Dr. Ahmet YILMAZ

Ekonomi Politik

Büyüme mi, İstikrar mı? Tehlikeli Gerilim

24 Mart 2021 - 18:02

Büyüme mi, İstikrar mı? Tehlikeli Gerilim

Mart ayındaki yazımı aslında ithalatın gayrı safi yurt içi hasılaya oranı bakımından Türkiye’nin dünyada dahil olduğu orta gelirli ülkeler grubundan nasıl negatif anlamda ayrıştığı konusuna ayırmayı planlamıştım.

Ancak 20 Mart 2021 sabaha karşı Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası başkanı Naci Ağbal’ın görevden sürpriz bir şekilde Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile alınması tüm iktisadi aktörlerde olduğu gibi, benimde planımı bozdu. Bu şok görevden alma kararı Pazartesi günü  ilk etkilerini finansal piyasalarda gösterdi. Türkiye ekonomisinde daha önceki finansal şoklarda olduğu gibi borsa hızla değer kaybederken, kur ve
faiz ile birlikte ülkenin risk primi ani olarak yükseldi.

Merkez Bankası yönetimini yazboz tahtasına çeviren bu siyasi kararın enflasyon ve reel sektör üzerindeki etkilerini ise gelecek üç aç içinde göreceğiz.   

Siyasi otorite 2020 yılında küresel salgının ekonomi üzerindeki olumsuz etkilerini azaltabilmek için negatif reel faiz ve kredi genişlemesi politikasını tercih ederek, ekonomide eksi büyümenin önünü kesmişti.
Ancak iktisatta her tercihin bir maliyeti vardır. Bir önceki yazımda 2020 yılındaki gevşek para politikasının iktisadi sonucunun enflasyon ve cari açığın yükselişi, siyasi sonucunun Berat Albayrak’ın görevden
ayrılması olduğunu belirtmiştim. Kasım 2020 de iktidar gönülsüz olarak da olsa politika değişikliğine yönelmiş, Ağbal döneminde politika faiz oranları yükseltilmeye başlamıştı. 1 Şubat tarihli yazımda Cumhurbaşkanının Vahdettin Köşkü’ndeki konuşmasındaiş dünyasından gelen baskılarlayüksek faize
uzun süre tahammül edemeyeceğinin sinyallerini verdiğini vurgulamıştım.

AKP iktidarının göreli parlak dönemi 2008-2009 büyük resesyonu ile sona erince parti içinde 2010 sonrasının koşullarında iktisat politikası önceliklerinin ne olması gerektiği konusunda ciddi bir yarılma ortaya çıktı.

Bir tarafta, T. Erdoğan, Z. Çağlayan gibi büyümenin öncelikli olması gerektiğini düşünenler, diğer tarafta ise A. Babacan, M. Şimşek gibi fiyat ve makro finansal istikrarın öncelikli hedef olması gerektiğini düşünenler yer aldı. Benim derslerimde “gaza mı yoksa frene mi basmalıyız?” tartışması olarak özetlediğim bu görüş ayrılığı o gün bugün ekonomide ve hatta siyasetteaktörlerinde zamanla değişim olsa da gündemi belirlemeye devam ediyor. Malum makro ihtiyati politikalara önem verilmesi ve kredi genişlemesinin iyi yönetilmesi gerektiğini vurgulayanlar, bu süreçte iktidar partisinden dışlandı ve siyasete kurdukları yeni partide devam ediyorlar.

Cumhurbaşkanı12 Mart’taki ekonomi reformları tanıtım toplantısında üretim, ihracat ve istihdama yaptığı vurgu ile büyüme ve istikrar tartışmasındaki önceliğinin bir kez daha altını çizmişti. Kuşkusuz Erdoğan’ın
bu düşüncesinin ardında kredi genişlemesinin yol açtığı konut, otomotiv, dayanıklı tüketim malı tüketimi ve yatırımlardaki artışın yol açtığı refah artışı ile partisinin seçim başarıları arasındaki ilişki yatıyor. Bu arada özellikle inşaat olmak üzere kimi reel sektör sermayesinin siyasi lobi gücünü de ihmal etmemek gerekir.
Günümüzde iktisat biliminin ekonomi ve toplumun sorunlarına çözümler üretme konusunda yeterli olup olmadığı tartışılıyor. Ancak eksikleri bir yana iktisadın tarihsel ve teorik tecrübesi ve kimi bulguları, faydalanmasını bilenlere ışık tutmaya devam ediyor.

Örneğin Keynes bundan neredeyse yüz yıl önce belirsizliğin artışı ve geleceğe ilişkin karamsar bekleyişlerin ekonomik ve finansal krizleri tetikleyebileceğini ortaya koymuştu. Günümüz Türkiye’sinde bilimsellikten uzak, tutarsız ve zikzaklarla dolu siyasal uygulamalar ne yazık ki ekonomik ve sosyal sorunların çözümünden ziyade hem bugünkü, hem de gelecek nesillerin sırtındaki yükü daha da ağırlaştırıyor.

İktisat literatürü enflasyon hedefleyen bir merkez bankasının güvenilirliğinin, başarısının ön koşulu olduğunu ısrarla vurguluyor. Merkez Bankası başkanının soniki yıl içinde üç kez değişmesi sadece iktisadi alanda değil siyasi alanda da, iç ve dış aktörler nezdinde güven açığını giderek derinleştiriyor.  Ne yazık ki tehlikeli olanda budur!
 
 
 
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum