Cemaatlerde Yaşan ve Yaşanabilecek Sorunlar: Ermeni ve Protestan...
Cenk Ali Nevruz

Cenk Ali Nevruz

“Miskin Hane”

Cemaatlerde Yaşan ve Yaşanabilecek Sorunlar: Ermeni ve Protestan Cemaatinden Örnekler

20 Eylül 2018 - 00:43

 
 
Cemaatlerde Yaşan ve Yaşanabilecek Sorunlar: Ermeni ve Protestan Cemaatinden Örnekler
 
Uzun bir süredir işlerimin yoğunluğundan hiç yazı yazamadım. Önce döviz hareketliliği, daha sonra bazı özel eğitimler ve en son tekrar üniversiteli olmak vs. üst üste gelince yazı yazmaya vakit kalmadı. Bu yazıyı da koliler arasında taşınma hazırlığı yaparken yazabiliyorum.
 
Bu yoğun tempoda Türkiye’de yaşananları takip etmişsinizdir. Özellikle kararnameler ile yeniden şekillenen devlet yapısına, benim gibi eskisi kafalarının çoğu halen uyum sağlayamıyor. Örgüt yapısında en azında bir müsteşar görmek istiyor…
 
Birde çoğu yurttaşın tanımadığı yapılar var. Bugün bu yapılar hakkında konuşmak istiyorum.
 
İnsanların yabancı olduğu yapıların başında kilise gelmektedir. Kiliselerin nasıl örgütlendiği, kilise çalışanlarının ne tür hizmetler sunduğu sürekli tartışılsa ve ahkâm kesilse de kimse yapılanma şeklini bilmez, öğrenmeye gayret göstermez.
 
Türkiye’de yaşı 40’ı geçmişlerin bildiği kiliseler genellikle arkadaş çevrelerinden dolayı Rum ve Ermeni kiliseleridir. Bu kiliseler, yüzyıllardır bu topraklarda olduğu – diğer kiliseler kadar- dikkat çekmez. Ancak yeni açılan Protestan kiliseleri için durum aynı değil.
 
Kiliseler hakkındaki gelişmeleri yakında takip eden bir kişi olarak kilise yapılanmalarına dolaylı olarak müdahaleler olduğunu hissediyordum. Ancak geçtiğimiz iki hafta içerisinde yaptığım bazı görüşmelerde bu ufak müdahalelerin önümüzdeki dönemlerde şiddetini arttıracağını anladım.
 
Bu konuda birkaç örnek vermek istiyorum.
 
İlk örneğimiz Protestan cemaatinden. Birçok kentte doğru dürüst yasal olarak kurulmasına izin verilmeyen dernekler olduğu cemaat mensuplarınca bilinirken, kurulan derneklerin uğradığı hak ihlalleri konusunda yayınlanan haberler sayesinde toplumun birçok kesimince biliniyor…
 
Hal böyle iken Bursa 6. Asliye Hukuk Mahkemesinin 26.06.2018 tarihinde kesinleşen, 18.05.2018 tarihinde tashih edilen tashih şerhli 19.03.2018 tarih ve E: 2017/300, K: 2018/249 sayılı kararı ile “Bursa Protestan Kilisesi Yaşam ve Kültür Vakfı” kuruldu. Bundan önceki Hıristiyan vakıfların AHİM kararı sonrasında faaliyette bulunduğu düşünülecek olunursa, gerçekten bir mucize, kamudan gelen taleple sorusunuz kurulabilmek. Ancak bu gelişme ne kadar da bir mucize olsa da dikkatle yaklaşmak gerekiyor…
 
Vakfın amacı şu şekilde belirtilmiş: “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Kanunlarına uygun olarak Hristiyan T.C. vatandaşları ile Türkiye’de ikamet eden yabancıların Kitabı Mukaddes’e bağlı Hristiyanlığın temel akidelerine uygun dini ihtiyaçlarını karşılamaktır. Vakıf, kamu yararına bir vakıf olmayı hedefler.”
 
Akıllarınıza şöyle bir soru takılabilir: Acaba neden bu kadar iyi bir gelişme sorun olsun?
 
Benim kafama takılan düşünceler işte bu noktada başlıyor. Özellikle 2016 yılı sonunda gündeme gelen ve 2017 yılının ortasında önemli tartışma alanlarından biri olan, tüm kiliselerin bir çatı altında toplanması ve bu çatı örgütün bir partinin kontrolünde olması meselesi. Hatta bazı dini önderlerin bu amaçla gönüllü oldukları, pek çok kereler Ankara’ya temaslarda bulunmak için gittikleri biliniyor.
 
Geçtiğimiz 1,5 yıllık tartışmalar dikkate alındığında, bazı kesimler bu vakfın kuruluşuna mesafe ile yaklaşıyorlar. Özellikle kurucuların sınırlı olması bu şüpheleri arttırır cinsten. Zira bildiği üzere bu vakfın kurulması, Hıristiyan cemaatinin değil, kamu kesiminin yani devletin zamanlaması dikkat çeken bir önerisi olarak gündeme gelmişti. Böyle bir talep karşısında geniş katılımlı bir girişim yerine sınırlı bir girişim ile gerçekleştirilmesi bazı kişilerde bu soru işaretleri uyandırıyor.
 
Bu kuşkuları tetikleyen gelişmelerde var. Mesela vakfın kurulması sırasında görüşmelere başlandığında neden diğer kiliseler içinde bu girişimde bulunulmadı. Sonuçta devlet, aynı devlet değil mi? Veya tabana yayılmak istendi ise neden aynı soyadlı kişiler listelerde yer aldı? İstanbul’dan seçilen din adamı gibi başka kimse seçilemez miydi? Birçok kilise derneğinde kuzen derecesinde üyeler bulunduğunda dernekler müdürlüğünce sorgulanmaya neden olurken özellikle bir vakıfta hiç mi dikkat çekmedi? Veya hazır kurulmuş bir çatı örgüt olan TeK varken neden böyle bir oluşama ihtiyaç duyuldu?
 
(Bazıları akraba ilişkilerini neden vurguladığımı merek edecektir. Cevabı basit: Mevcut durumda işleyen bir dernek ve onca inanlı olmasına karşın vakıf yönetimin karı – koca olarak girilmesi bir yandan cemaat üyelerine bir güvensizlik hali olduğunu hissettirirken, diğer yandan yabancı kişiler için dini bir vakıftan ziyade bir aile vakfı havası yaratıyor.)
 
Burada asıl önemli olan soru şu: Kamu yönetimi zaman içerisinde müstakil dernek tüzel kişilikleri altında faaliyetlerini sürdüren dernekler, bu vakfın şubeleri olacaksınız denilebilir mi? Teorik olarak denilebilir ve bu yazıda örnek olarak gösterilmesinin nedeni budur. Yoksa ne üye yapısı, ne de diğer hususlar… Eğer kamu kesiminde “hadi bu vakfın şubeleri olun” yönünde bir baskı / telkin gelmesi durumunda cemaat önemli ölçüde yara alacağı açıktır. Bu durumda bu vakfa bağlanmak istemeyen kilise yönetimleri ne yapacaktır? Bu da ikinci soru. Ve son bir soru: Kamu kesimi bu şekilde, yani vakıflaşarak yasal statüde kalın derse ne olacak? Kaç tane kilise derneği taşınmaz satın alarak akar oluşturabilecektir?
 
Yukarıda anlattıklarım “yeni” Hıristiyan cemaatinin sorunları. Birde Ermeni, Rum, Süryani gibi tarihsel olarak Hıristiyan olarak bu topraklarda yaşan cemaatler ve sorunları var.
 
Hoş Temmuz ayı içerisinde, birden bütün cemaat temsilcileri bir araya gelerek “sorun yaşamadıkları yönünde” açıklamalar yapsalar da…
 
Açıklamadan okuyalım:
 
“Ülkemizde asırlardan beri yerleşik farklı din ve inanç mensubu kadim toplumların dini temsilcileri ve vakıf yöneticileri olarak inancımızı özgürce yaşamakta ve geleneklerimize göre ibadetlerimizi özgürce yerine getirmekteyiz. Baskı olduğunu iddia eden ve/veya ima eden beyanlar tamamen asılsızdır ve maksadını aşmaktadır. Geçmişte yaşanılan birçok sıkıntı ve mağduriyet zaman içinde çözüme kavuşturulmuştur. Geliştirilmesini arzu ettiğimiz konular hakkında ise karşılıklı iyi niyet ve çözüm iradesi ile devletimiz kurumları ile devamlı istişare etmekteyiz. Kamuoyuna doğru yönde bilgilendirme yapmanın sorumluluğu ve bilinci ile bu ortak açıklamayı yapmaktayız."
 
AKP Üyesi azınlık mensuplarının bir kısmının dahi tepkisini çeken bir açıklama olduğu ortada. Örneğin “bu topraklarda” uzun yıllardır yaşadıklarını ifade eden Ermeni ve Rum cemaatinin İstanbul ve birkaç kent dışında kaç kilisesi kalmıştır?
 
(Dikkat ediniz cemaati demiyorum. Kilisesi, dini mekânı kalmıştır hatıra olarak?)
 
Zaten işin komik tarafı işin cismani işlerle ilgili olmasına karşın ağırlıkla din adamları tarafından imzalanması. Örneğin bu dini önderlerin siyaset veya başka bir işle uğraşma yetkisi var mıdır? Her ne kadar pek çok kişi yanılsa da Osmanlı İmparatorluğunda Patrikhaneler sadece dini işler için değil, siyasi işler için korunup kollanmıştır. Çünkü buralarda görev yapan patrikler, millet başı olarak yani siyasi makam sahibi olarak kabul edilirlerdi. Ancak günümüzde teorik olarak bu mümkün değildir. Bu nedenle cismani kurumlar olan vakıflar ile bu açıklamanın yapılması gerekirdi.
 
(Tabi açıklamanın yapıldığı günlerden Protestan din adamının tutukluluğu üzerinden psikolojik harp unsuru olarak kullanılması için hazırlanan bildiride din adamlarının tam kadro olarak imzalaması gerektiğini bilmeyecek kadar saf değilim. Sadece konuya hakim olmayanlar için bazı noktaları vurguluyorum.)
 
Diyelim ki bir cesaret geldi. Cemaat vakıfları ile açıklama yapalım diye. Ancak bu zaman başka bir sorunla karşılaşıyorlar. Cemaat vakıf seçim tüzüğü olmadığı 5 yılı aşkın süredir seçim yapılamıyor!
Bakınız burada tüm cemaati ilgilendiren sorunlardan bahsediyorum. Bir düşününüz: 5 yıldır seçim yapamayan cemaatler. Acaba kamu yönetimi 5 yılda neden bir 10 madde 3 sayfa tüzük hazırlayamaz mıydı?
Son örneğimiz Ermeni Patrikhanesinden olsun. Geçen yıl yaşanan olaylardan sonra, Patrikhane faaliyetlerine, içişlerinin talimatlarına uygun olarak devam etmektedir. Ancak öğrendiğim kadarı ile özellikle yurtdışından gelen baskılar neticesinde yakın zamanda patrik seçimine gedilecek.
 
Nereden çıktı seçim işi diyenler için kısa bir bilgi vereyim: Konunun özü özellikle yukarıdaki açıklama ile ilgili. Kamu yöneticileri ve sivil lobiler, takdir edeceğiniz gibi çok hızlı bir şekilde yaydılar. Bu faaliyetin kendilerine yarar sağlayacağını düşündüler. Ancak karşı propaganda daha hakim olan diaspora Ermenileri, bu açıklamayı karşı araç olarak kullandılar ve “patrik genel vekili” ifadesini sorgulamaya ve sorgulatmaya başlamışlar. 
 
“Patrik Genel Vekili” uygulaması kamu kesimince de benimsenmiş olması, Kamu kesiminin ”mevcut patrik hayatta olması halinde seçim yapılamayacağı” şeklinde görüşüne karşı çıkan muhalifler ise özellikle Osmanlı döneminde yaşanan olayları örnek göstererek hazırladıkları dokümanlarda rekorun bir kişinin 4 defa patrik seçilerek elde ettiğini, bunun dışında da pek çok kişinin birden çok kereler patrik olduğunu, bu durumda patriğin ölümü beklenmeden görevden alınabileceğini ifade ediyorlar.
 
Ve bazı paylaşımların bu sıralarda Amerika’da çok yaygın olarak kullanıldığını öğrendim. Bir nevi din adamlarının “kapıştırılması”! Bazı Ermeni Cemaati mensupları Van’da bulunan Ahtamar Surp Haç Kilisesinde ki görselleri paylaşarak “burada namuslu din adamları özgür”, “dini baskı yok, ajanlar içeride din adamları dışarıda” gibi ifadeleri kullanmaları Amerika’da ciddi sorunlara neden olmuş. Bu paylaşımlardan bazıları senatörlere bizzat elden teslim edilmiş, çevirileri ile birlikte tabi... 
 
Bu işin Avrupa ve Amerika ayağı. Birde iç siyaset meselesi var. Öğrendiğim kadarı ile bazı bakan seviyesinde kişilerde dahil olmak üzere önemli noktalarda yer alan karar alıcılarla görüşen muhalif kesimler, özellikle Avrupa’da ve Amerika’da lobi faaliyetlerinde bulunma sözüne karşın patrik seçimin önümüzdeki yıl içerisinde yapılması için baskı kurmaya çalışıyorlar. Bu konudaki görüşmelerin yoğunlaşma tarihi, yukarıda alıntıladığım açıklama ile paralel olduğunu vurgulama gerek yok sanırım…
 
Seçim isteyen çevrelerin, teorik olarak haklı oldukları yerler vardır kuşkusuz ama bu günkü şartlar dikkate alındığında doğrudan patrik seçimi yapılmasının uygun olmadığını düşünüyorum. Özellikle uzun yıllardan beri cemaat vakıfları seçimlerinin yapılmadığı ortamda! Birden patrik seçimine gitmek yerine, öncelikle cemaat vakıflarının seçimlerinin yapılması ve akabinde patrik seçimine gidilmesi daha doğru olacaktır. Bu nedenle öncelikle cemaat vakıf seçim tüzüğü hazırlanmalı ve vakıflara tüzük metnini incelemek için sunmalıdır. Akabinde yapılacak cemaat vakıf seçimleri, patrik seçimi konusunda aktif rol almalıdır.
 
(Yazının fazla uzamaması için değinmediğim yapısal konularda da bu süre içerisinde çalışılması gerekecektir:  Örneğin vakıflar nasıl organize edilmelidir, patrikhanede geçerli bir yönerge hazırlanmalıdır, vakıfların gelirleri nasıl dağıtılacağı yönünde çalışma yapılmalı ve Patrikhane ile kilisenin, vakıftan ayrı düşünülmeyeceğini vurgulayan metinler hazırlanmalı. Bunlar yönetim ile ilgili olanlar. Birde seçimler konusu var. Burada kritik kararlar alınması gerekebilir. Örneğin 40 bin kişiden müteşekkil olan, coğrafi olarak çok yakın bölgelerde oturanlar acaba günümüz teknolojisi ile birlikte temsili demokrasi vasıtasıyla mı seçim yapmalıdır? Önümüzdeki günlerde konuşulması gereken önemli sorulardan biri budur: Patrik seçimlerinde delege yolu ile mi doğrudan seçimle mi yapılması gerektir?)
 
Yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım üzere, azınlık cemaatleri üzerinde yeni hemen tüm görüş ve fraksiyonlardan faaliyetlerin olduğu açıktır. Devlet refleksi ve kamu kesiminin istekleri önemli olmakla birlikte, özellikle cemaat mensuplarının görüşlerinin alınması faydalı olacaktır. Bu nedenle önümüzdeki günlerde tartışılacak önemli gündem maddelerinden biri olamaya aday bu konular üzerinde herkes kafa yormalı ve alternatifler üretmelidir. Üretilen alternatiflerin hepsinin kullanılmayacağı açıktır. Ancak düşünce zenginliğinin ortaya çıkması ve en iyi çözüm yolunun bulunması için herkes katkı sunmalıdır.

YORUMLAR

  • 0 Yorum