Türkiye bu fırtınayı atlatabilir mi?
Bülent SOYLAN

Bülent SOYLAN

DERİN

Türkiye bu fırtınayı atlatabilir mi?

05 Ekim 2018 - 21:27

Türkiye bu fırtınayı atlatabilir mi?
 
Ortalık toz duman…
Kepenkler indiriliyor, işsizlik kol geziyor, enflasyonda son durum yüzde 24,52
İşçi işinin, patron işletmesinin geleceğinden endişeli.
Hatta emekliler bile “maaşıma bir şey olur mu” korkusunda.
Hemen herkes soruyor:
Bu iş nasıl düzelir?
Çare var mı?
Sonumuz ne olacak?

Bu işi iyimser tarafından anlatanlar ile “merak etmeyin, şöyle bir dört yıl da bizi deneyin, şıp diye düzeltiriz” diyenler o kadar çok ve kendi aralarında bile adeta “sen kurtaracaksın-ben kurtaracağım” diye “hizmet” yarışına girmişler ki; bir süre için içini rahatlatmak isteyen gitsin onlardan dinlesin.
Tercih serbest.

Dost acı söyler denir…
Biz de bir dostluk gösterisi yapıp işin “acı” yani tatsız tarafını anlatalım.


Bir kere Türkiye kendi tercihiyle, göz göre göre memleketin istikbalini bu çağın gerçekleriyle hiç bağdaşmayan bir takıma vermiş ve aradan geçen on altı yılda yapılan yanlışlardan sonra -doğal olarak- milletler liginde bir alt kümeye düşmüştür.

Kimse “öyle değil” demesin, durum aynen bu.
Mesela bu gün Amerika’da adam başına milli gelir 59,500 dolar, Almanya’da 44,5 Fransa’da ve İngiltere’de 40 biner dolar iken bizde “şimdilik” 6 bin dolar.
O da çarpık gelir dağılımımızın gösterdiği.
Bir ayağı dışarıda, bir kısmı eşikte 40 küsur milyarderimiz de ortalamaya katıldığı yani onların parası da “hesaben” bize bölüştürüldüğü için durum  böyle “görünüyor”.

Zaten daha küçük boylardan da giden gidene ya… Çık onları hesaptan, yeni rakam 4 bin doları geçmez.
İşin kötüsü, bu atalet, bu vurdum duymazlık ile buralardan daha da alt kümelere düşmememiz için henüz ortada bir ışık bile görünmüyor.

Şimdi, “Orasını anladık ama, peki buradan tekrar yukarılara o eski seviyelerine hiç mi çıkamayız denebilir…

Çıkılmaz…
O matbaayı batıdan 200 yıl sonra kabul etmiş Osmanlı’dan bu yana batı ile açılmış olan mesafe, bu günün teknolojisi dolayısıyla biraz daha büyümüştür..

Bir düşünsenize;
Diyelim ki çağdaşlık ve teknoloji yolculuğunda örneğin herkes uçağa binmiş ilerlerken, siz bir ara binmişken vazgeçip “ben burada ineyim, yoluma otobüsle gideceğim” diyorsunuz. Belki o da yetmiyor, otobüsten inip yaya yürümeye, hatta geri geri gitmeye niyetleniyorsunuz…
Hadi söyleyin bakalım, bu durumda siz şu anda o uçakla hatta artık uzay aracıyla ilerlemekte olanlara yetişebilir misiniz?

Yetişemezsiniz.
Çünkü bundan sonra dönüp bir başka uçağa binseniz bile -ki çok zor bir iş- diğerlerini yakalayamazsınız.
O diğerleri bu arada öyle bir yol almıştır ve hala giderek artan bir hızla öyle yol almaktadırlar ki…

Bu iş böyledir.
Yok mu başka ihtimal?
Var elbette…


Olur ya;
Bakarsınız şimdi evrenin sırlarını çözmek için Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi (CERN)’de atomları çarpıştırıp evrenin oluşumunu anlama yolunda çalışanlara, Mars’a robot indirenlere bir haller olur da; mesela biz bu işi Türkiye’deki Cübbeli’den, olmazsa menzilcilerden öğrensek daha iyi olacak derler;  
Mesela  bizim gibi bu işlerin başına hayvanat bahçesi müdürünü getirirler; Mesela bir ara bu dünyada her şeyin boş olduğunu düşünüp bilimi, teknolojiyi bırakıp kendilerini ahiret işlerine adar, cennette kendilerine kaç huri düşeceği rüyasına dalarlar; mesela küresel kapitalistler paranın saadet getirmediğini düşünüp şirketlerini dağıtırlar  
Falan filan…

Hah işte ancak öyle bir durumda bir gün onlarla yine aynı ligde olabiliriz.
Ama dikkat edin; bizim onlara yetişmemizle değil, onların bizim durumumuza “düşmesiyle”.

Peki neden?
Bu bir karamsarlık mı?


Hayır asla değil, hesap meselesi…
Yapın hesabı…
Bir ülke; çağın bilimine, anlayışına, teknolojisine sırtını dönüp cahilliğe güzellemeler yaparken karşısındaki gelişmişler artık bırakın laboratuarlarda sabahlamayı, işleri neredeyse yapay zekalara gördürürken aradaki o fark belki bir gün yerli araba yapma temposuyla nasıl kapatılabilir?

-Zaten arayı kapatmanın olmazsa olmazı, en azından çağdaş ülkelerdeki gibi bir eğitim düzeyinde olmak değil mi?
Fakat üzülerek görüyoruz ki şu anda Matematik, bilim ve okuma- anlama alanındaki bilgi ve beceriyi ölçen PİSA araştırmasında 72 ülke arasında ellinciyiz. 35 OECD ülkesi içinde ise sondan ikinci sırada yer almışız.
Hemen altımızda Meksika var.
Ondan ancak bir “tık” yukarıdayız neyse ki.

Soralım bir daha:
Bu sıralamada biz en altlarda iken o önde gidenleri yakalama şansı nedir? Hadi iyimser olalım ve bilimde  “yakalarız” diyelim.
Onlar durup beklese bile bu farkı kapatmak için hangi bilimsel feraset ve kaç yıl, hatta on yıllar gerekecektir?

Eğer kalkınma bir de  kaynak meselesiyse, bir şeyler üretip önce iç piyasaya yetme, sonra dışarıya satıp para kazanmaysa; bu eğitim düzeyiyle hangi ürünün daha iyisini, daha ucuzunu üretecek ve bu “sınır tanımaz Pazar”daki küresel zincirleri kıracaksınız?

Eğitimde arayı kapatmayı koyalım bir kenara; diyelim ki herkesin eğitilmesi gerekmez; göndeririz on bin kişiyi batıya, süper adamlar yetiştiririz.
Peki ne lazım üretip kalkınmak için daha başka?
Yatırımcı sermaye…
İyi de bu arada eldeki üçü beşi bile ya batırıp ya kaçırıp beş parasız kalmadık mı?
Hadi yalvar yakar bulduk diyelim, o bulunan para ancak mevcut borçların çevrilmesine yani borç içinde yaşamayı “sürdürmeye” çare olmayacak mı?

Osmanlı Duyunu Umumiye belasından -o da büyük kurtarıcının sayesinde- kaç yılda ve ne büyük bir çabayla kurtuldu. Peki şimdi biz aynı gücü, gayreti, kararlardaki isabeti şimdiki hangi siyasetçilerde görüyoruz?

Tutun ki bir kısım adamımızı gerçekten eğittik ve memlekette tutabildik, -para yoktu ya- hadi borcu çevirecek dövizi de bulduk diyelim…
“Enerjiyi” mesela, dışarıdan almıyor muyuz?
Bırakalım ucuz ucuz üretimde kullanmayı, yarın doğal gazı kesseler, ısınmak için bile hepimiz çareyi yorganın altına girmekte görmeyecek miyiz?
Enerjisiz hele de ucuz enerjisiz üretim olur mu?
Pahalıya ürettiğin piyasada rekabet edebilir mi?

Dünyanın gelişmişleriyle kıyaslayınca; teknik kadro yetersiz, sermaye yetersiz, enerji dışarıdan ve pahalı… hangi para eden üretimi yapıp dışarı satacağız da belimizi düzelteceğiz?
Adamlar kapasiteyi dünden kurmuş, kaliteyi tutturmuş, randımanı yakalamışken nasıl rekabet edeceğiz?

Maalesef durum budur.
İktidarı ya da muhalefetiyle, hiç fark etmez; şimdi bunda hepimizin büyük payı vardır.
Bir zamanlar üçüncü dünya ülkelerinin ümidi olan, parmak ısırtan bir ülkeyi bu hale getirdiğimiz için hepimizin çocuklarımıza karşı büyük bir suçu var.
Bunun ağırlığını hep hissedeceğiz hissetmesine de, şimdi yapılabilecek olan nedir biliyor musunuz?
Bırakın dünyanın bilmem kaçıncı gelişmiş ekonomisi olmayı, o tren çoktan kaçtı.
Boş böbürlenmeyi terk edelim, hayal kurmaktan vazgeçelim, kanmayalım politika esnafına. Maval dinlemeyelim.
Hala hayal satanların sahtekarlıklarını yüzlerine vurup bir an önce “karnımızı doyurabilecek bir ekonomiyi” hayata geçirmeye çalışalım.
Aksi takdirde bir kademe daha aşağıya düştüğümüzde o karnımızı doyurmak bile birilerinin lütfuna bağlı olacak.
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum

Son Yazılar