Neoliberalizmden kamuculuğa küreselleşmeden ulus devletlere (1)
Ali Rıza TAŞDELEN / PARİS

Ali Rıza TAŞDELEN / PARİS

DÜNYA

Neoliberalizmden kamuculuğa küreselleşmeden ulus devletlere (1)

23 Mart 2020 - 11:44

Neoliberalizmden kamuculuğa küreselleşmeden ulus devletlere (1)

 

Büyük altüst oluşlar, içinde potansiyel olarak büyük çözümleri de taşır. Bugün dünya, Koronavirüs salgını ve onun açtığı ve açacağı sonuçlarla, dünyadaki ekonomik, sosyal ve siyasal dengeleri derinden etkileyecek değişimlerin kavşağına geldi. Özellikle, 2008 mali kriziyle büyük bir yara alan, borçlanarak ekonomisini çevirmeye çalışan, sosyal ve siyasal krizlerle sarsılan Batı, bu yeni virüs saldırısıyla büyük bir çaresizlik içine girdi. ABD emperyalizmi itibar kaybına uğrarken, Çin dünyaya örnek oldu.

Dünkü rakamlara baktığımızda, dünyada koronavirüsten ölenlerin yarıdan fazlası (7500) Avrupa’da. 1,5 milyarlık Çin’de 3 bin132 kişi yaşamını yitirirken sadece İtalya’da 4 bin 825 kişi can vermişti. Koronavirüsün dünyada yayılmasını "pandemi" olarak değerlendiren Dünya Sağlık Örgütü “Avrupa’nın koronavirüs salgının merkezi haline geldiğini” açıkladı.

Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin demokrasi, insan hakları, dayanışma gibi söylemlerinin ne kadar içi boş söylemler olduğu ortaya çıktı. Ulusal egemenliklerinden bir avuç sermaye sahiplerinin çıkarları için vaz geçen Avrupalı liderler salgın karşısında birdenbire ülke sınırlarını, ulusal çıkarlarını ve vatandaşlarını hatırladı. Ama Milletler arasındaki dayanışma kültürünü yitiren bu aç gözlü tekelci sermaye temsilcileri, benden ötesi tufan egoist mantığıyla komşusuna sırt çevirdi.

Halk küreselleşmenin yok etmeye çalıştığı Ulus-Devletin bugün ne kadar önemli olduğunu dillendirmeye başladı. İspanya’da başlayan kamulaştırma girişimlerinin kaçınılmaz olarak diğer Avrupa ülkelerine de yayılacağı görülüyor.

Artık Avrupalı devletini arıyor. 40 yıldır neoliberal politikalarla küçültülen, un ufak edilen devletini arıyor. Asli görevi; vatandaşını doyurmak, eğitmek, canını malını korumak, toplumsal huzur ve refahını sağlamak olan devlet babasını!

KÜRESEL NEOLİBERALİZMİN SALDIRISI

Küreselleşme denen neoliberal saldırı sadece Asya, Afrika ve Latin Amerika gibi yoksul ve gelişmekte olan ülkeleri değil kapitalizmin merkez ülkelerini de vurmuşu. Küreselleşme, bir avuç uluslararası sermayenin uluslararası emekçi sınıflarına saldırısıydı. Dolayısıyla bu saldırıdan gelişmiş kapitalist ülkelerin çalışan kesimleri de payına düşeni almıştı.

Devletin ekonomik yaşamdan çekilmesi, kamu hizmetlerinin daraltması, her şeyin piyasaya terk edilmesi, piyasaya egemen olanların tüm toplumsal yaşama egemen olmalarıyla mali, ekonomik ve medyatik gücü elinde bulunduran bir avuç azınlığın tüm dünyayı yönetmesi gibi bir durum ortaya çıkmıştı. Kamuya saldırının en önemli silahlarından biri özelleştirmeler oldu. Ulusal devletlerin temelini oluşturan kamu işletmeleri ve kamu hizmetleri uluslararası sermayenin baş hedefi olmuştu.

Le Monde Diplomatique gazetesinin Kasım-Aralık 1995 tarihli «Manière de voir» dergisinin 28. sayısında Profesör Riccardo Petralla, dünyada ortaya çıkan yeni iktidar yapılanışını şöyle açıklıyordu: “Ulus-devletin meşru politik ve sosyal formlarının dışında, karar ve kontrol gücüne sahip yeni oligarşiler.”
 

Fransa’da son 30 yılın sosyal ve siyasal direnişlerine, yaşanan halk hareketlerinin hedeflerine bakalım, hepsinde iş güvenliği, satın alma gücü, eğitim ve sosyal güvenliği savunma temelinde olduğunu görürüz.

Avrupa’da sağ sol merkez partilerin program bazında temelde farklılıkları yoktur. Neoliberal saldırının başladığı yıllarda “sol” bir program ve söylemle iktidara gelen Sosyal Demokrat François Mitterrand daha ilk yıllarda bu rüzgara kapılıyor ve onun Fransa’daki baş uygulayıcılarından oluyordu. Mitterrand küresel dünya ile bütünleşmenin gerekliliğine vurgu yapıyor, piyasanın ihtiyaçlarına göre politikalarını değiştiriyordu.

NEOLİBERALİZMİN SOSYAL GÜVENLİĞE SALDIRISI

1984-1994 yıllarında Avrupa Komisyonu Başkanlığı yapan “sosyalist” Jacques Delors artık uluslararası sermayenin ağzıyla konuşuyordu:

“Bir yandan sosyal devlet ve sosyal güvenlik sisteminin sunduğu avantajları vadedip, diğer yandan işsizliğe karşı mücadele edilmez (…) Fransız (sosyal güvenlik) sistemi özellikle sağlık alanında bir lüksü yaşamaktadır” diyordu. Delors, işsizliğin artmasının nedeninin sosyal güvenlik sistemi olduğunu söylüyordu.

Dönemin hükümetine göre: sağlık giderleri düşürülmeli, hastanelere doktor ve hemşire istihdamına sınırlamalar getirilmeli, bazı ilaçların sigorta tarafından karşılanmaması veya önemli bir kısmının vatandaş tarafından ödenmesi, hastaların hastanelerde yataklı kalma süresinin düşürülmesi ve günlük yatak ücretinin bir kısmının hastaya yüklenmesi gibi “tedbirler” alınıyor ve uygulanmaya konuyordu. Buna paralel olarak özel hastanelerin önü açılıyor hatta devlet tarafından sübvanse ediliyor ve beş yıldız hastaneler açılıyordu.

Önleyici sağlık programları nerdeyse yok olmuştu. Hasta artık hasta değildi; müşteriydi. Devletin sosyal sigortalar kurumları artık vatandaşın sağlık giderlerini karşılamada attığı geri adımları vatandaş ek sağlık sigortası (Mutuelle) ile kapatmaya çalışıyordu. Elbette herkesin bu ek sağlık sigortasını yaptırmaya gücü yoktu.

(Devam edecek)

YORUMLAR

  • 0 Yorum